• 06 Ağustos 2020 21:27
article

SEYYİD NASRALLLAH ŞEHİD SÜLEYMANİ'Yİ ANLATIYOR (3)

Hizbullah lideri Seyyid Hasan Nasrallah, Amerikan saldırısında şehid olan Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani'yi anlattı.

Hac Kasım’ın aramızda bulunuşunun da bunda etkisi vardı. Yani kardeşlerimiz toplantılarda sükûnet, rahatlık ve itminan içerisinde oturuyorlardı. Çok güzel düşünüp, çok güzel karara varabiliyorlardı. Hac Kasım da tüm bu fikirlere, istişarelere ortaktı. Ancak Hac Kasım’ın bir fikri olduğunda bunu kimseye dayatmıyordu. O sadece fikrini sunuyordu ve bu tartışılıyordu. Kabul edilirse ona göre hareket ediliyordu. Kabul edilmezse baskı yapmıyordu. Bu da Hac Kasım’ın mektebinin bir özelliğidir. Yani o kendini diğerlerine yardımcı bir konumda görüyor, kendini diğerlerine dayatmacı bir konumda görmüyordu. Kabul edilmeyecek fikirler, güç yetirilmeyecek eylemler olabilir veya yapılmasında herhangi bir maslahat bulunmayan öneriler olabilir. Çünkü onlar bu bölgenin ehliydiler. 
 
Bu durum Kasım Süleymani’yi kesinlikle rahatsız etmiyordu. Bazen de kardeşler bir fikir ortaya atıyordu, Hac Kasım fikri olumlu bulmadığı halde ‘Siz uygun gördüğünüzü yapın ve Allah’a tevekkül edin’ diyordu. ‘Çünkü sorumluluk sizin üzerinizde, ben size destek oluyorum. Sizin sorumlunuz değilim.’
 
Bunlar, onunla birlikte geçirdiğimiz günlerdi. Tabi birlikte zaferlere seviniyorduk, üzüntü verici gelişmelere üzülüyorduk. Hac Kasım, Hac İmad ve diğer kardeşler gibi ağlıyordu. 
 
Etkili bir olay var. Hac Kasım’ı çok etkileyen bir olay… Bu olay Lübnan’da Mücahitlerin Mektupları olarak bilinir. Direnişteki kardeşler bana mektuplar gönderdiler. Bunlar medya organlarında yayınlandı. Güçlü mektuplardı. ‘Biz hazırız, savaşı tamamlayacağız’ gibi güzel ifadelerle cümlelere dökülmüş mektuplar… Bu mektuplar medyada okunduğunda birçok insan ağlıyordu. Hac Kasım televizyonda mektubu dinlediğinde o da ağlıyordu. Televizyonda tekrar tekrar veriyorlardı. Sonra bu mektuplardan marş ve müzik çalışmaları yapıldı. Sonrasında benim de televizyon konuşmam oldu ve mücahitlerin mektuplarına cevap verdim. Tabi ben konuşmamı yaparken mektupların etkisindeydim. Ama diğer mekanda Hac Kasım ile Hac İmad konuşmayı dinlerken ikisi de mektupları işittiğinde ağlıyordu. Tabi bu duyguların farklılığıydı. Bir yerde sevinmek, bir yerde ağlamak, başka mekanda hüzün ve acı çekmek… Tüm bunlarda o bizimleydi. Yani 33 günlük savaş boyunca Hac Kasım bizimle birlikteydi ve sevincimizle seviniyor, hüznümüzle hüzünleniyor, acımızı hissediyordu. Bizden biri ve bize düşkün bir büyük kardeş gibiydi. O süreçte şahsi olarak veya Kudüs Gücü komutanı olarak ya da İran’daki yetkililerle ilişkileri üzerinden yapabileceği şeylerden bir an dahi tereddüt etmemiştir.
 
Onun şehit olmasından endişe etmiyor muydunuz?
 
Elbette, onun için ve tüm kardeşler için endişeleniyordum. Bu doğal bir durum… Çünkü mesele sadece Allah’ın yardımıydı. Çünkü İsrailliler birçok evi bilgilere dayanmaksızın, rastgele bombalıyorlardı. Biz İsraillilerden çok bilgiyi sakladık. Şunu kesin olarak söyleyebilirim ki, İsrailliler savaş döneminde benim veya Hac Kasım’ın, Hac İmad’ın ya da operasyon merkezinin nerede olduğunu bilemezlerdi. Dolayısıyla operasyon odasından belirli şahısların bulunduğu bir mekana ulaşmaları mümkün değildi. Ancak rastgele bombalamalardan endişe ediyorduk. Bazen mesela sırayla bir grup binayı bombalıyorlardı. Aynı anda 10 veya 20 binayı düzenli bir şekilde bombalıyorlardı. Bu rastgele bombalamalarda Hac Kasım veya sorumluluk sahibi kardeşlerimizden herhangi birinin şehit olma ihtimali vardı. Bu endişe savaş bitine kadar hep var oldu. Bizi ve onu muhafaza eden, bizlerin tümünü gözeten yüce Allah’tı. 
 
Siz Temmuz savaşında Hac Kasım’ın birkaç defa İran’a gidip geldiğini söylediniz. Bu gidiş gelişlerde Devrim Lideri’nin mesajını size getirmedi mi?
 
Birkaç defa değil, bir defa gidip geldi. İran’dan döndüğünde el yazısıyla yazmış olduğu bir mektup yanındaydı. Bana, Rehber’in İran’daki yetkilileri Meşhed’de topladığını söyledi. ‘Orada savaştan bahsettiler. İran İslam Cumhuriyeti’nin Lübnan’a ve direniş hareketine nasıl bir destekte bulanabileceği konuşuldu. Bu meseleleri istişare ettiler.’ Sonra Rehber, Hac Kasım’dan toplantının içeriğini yazmasını istemiş. Ve ona Lübnan’a gittiğinde, falan kişiyle görüştüğünde bu toplantının içeriğinden bahset demiş. O da kardeşlerine bunu iletmekte maslahat görüyorsa, bunda özgürdür. Hac Kasım geldi ve Rehber’in o görüşmede buyurduğu şeyleri bana okudu. O mektupta dile getirilenlerin bir kısmı şöyleydi ki; Rehber bizden çok önemli ve yeni bir talepte bulunmuştu. Savaşın akışında çok önemliydi bu. Bazıları Hizbullah niçin iki esir edindi tartışmasını yürütüyorlardı. Ve Lübnan’a yönelik saldırının nedeninin Hizbullah’ın iki İsrail askerini esir alması olduğunu söylüyorlardı. 
 
Rehber mektupta söylediğinin içeriği şuydu; “Lübnan İslami direniş hareketinin İsrailli iki askeri esir alması Yüce Allah’ın lütuflarından bir lütuftu.”
 
Bazıları bunu günah veya suç veya musibet olarak görürken, o bunu ilahi bir lütuf olarak görüyordu. Niçin? 
 
Rehber diyordu ki; İsrailliler ve Amerikalılar Lübnan’a yönelik yazın sonu, sonbaharın başında savaş başlatmayı planlamışlardı. Yani 2006 yılının sonbaharının başı… Bunun için hazırlık yapıyorlardı. Siz 2 İsrail askerini esir alınca, onlar da kendilerini fiili bir durumla karşı karşıya buldular. Ve fırsat geldi savaşı başlatalım dediler. Temmuz’da yaşanan savaş ile yaz mevsimin sonunda yaşanacak savaş arasındaki fark şuydu; onlar size ansızın saldırı yapacaklardı ve evlerinizi, merkezlerinizi ve cephelerinizi bombalayacaklardı. Herşeyi yıkıp, liderlerinizi katlettikten sonra Lübnan’ın içine gireceklerdi. Ama siz esir operasyonunu gerçekleştirince v onları çatışmaya mecbur bırakınca siz onlardan ansızın savaşı başlatma potansiyelini almış oldunuz. Çünkü siz İsrail’e karşılık vermek için hazırlıklıydınız. 
 
Yüce Allah, sizin esir operasyonunuz ve İsrail’ karşılık vermede hazırlıklı oluşunuzla düşmanın 2006 yazının sonu için hazırladığı büyük bir belayı sizden defetti. Bu, birinci düşünce… Ben bundan daha sonra medyada da bahsettim.
 
Rehber benim medyada bu konudan bahsetmemin faydalı olabileceğini söylüyordu. Ben de bunu medya organlarında dile getirdim. Tabi Hac Kasım ile bu toplantıda konuşurken, ona dedim ki; Buna dair bende bir delil yok. Değerli Rehber de bu analize dair herhangi bir delili dile getirmemiş. Ama bunu söyleyeceğim dedim. Rehber bunu istiyorsa, ben bunu medyada dile getiririm dedim. Ve bunu söyledim ama benim buna analize dair bir delilim de yoktu. O zamanki konuşmamdan sonra merhum üstaz Muhammed Hasaneyn Heykel ki Arap dünyasında bilinen, muhterem ve güvenilir bir isimdir, El-Cezire televizyonuyla o zaman 2 bölümlük bir röportaj gerçekleştirdi. O röportajda bu analizi delillendirip, destekledi. Deliller ve şahitlerle dile getirdi. Aynı zamanda İngiltere’de önemli bir yazar bir makale kaleme alıp bu konuyu masaya yatırdı. Aynı şekilde Amerika’da önemli bir yazar da bu konuyu uzunca yazıp, o analizi destekledi. Tabii bu dikkat çekici bir durumdu. Rehber bu analizi, bu fikri, bu görüşü nereden getirmişti. Biz daha önce bunu duymamıştık da. Bu o mektupta yer alan bir fikirdi.
 
Mektupta olan ikinci önemli husus ise, savaşın şiddetinden bahsedilmesiydi. Tabii mektup savaşın ilk haftasında bize ulaştı. Savaş çok şiddetli olacak deyip bu savaşı Rehber, Hendek Savaşı’na benzetmişti. Medine muhasara altına alındığında Hz. Resulullah (saa), onun ehli ve ashabı ve Medine halkı için zor günler olmuştu. Hendek vakasından bahseden ayetten bahsetti. Ayette, ‘Kalpler boğazlara ulaşacak. Allah’a karşı zanlarınız olacak’ denilen ayetten dile getirmişti. Ve Rehber bu zor savaşta siz zafer elde edeceksiniz demişti. Tabii bu, o zaman çok güzel bir durumdu. Rehber mutmain bir şekilde zaferden bahsediyordu. Tüm dünya ise Hizbullah, ABD, Avrupa, batının ve Arap devletlerinin büyük çoğunluğunun desteklediği İsrail karşısında nasıl başarılı olabilir diyordu. Savaşın gerçekten de çetin dönemlerinde siz bu savaşı kazanacaksınız diyordu. Ancak sabretmeniz, sebat etmeniz ve Allah’a tevekkül etmeniz, Yüce Allah’a iltica etmeniz gerekiyor diyordu. Bu Rehber’in önemli bir beklentisiydi. 
 
En önemlisi, Rehber ‘siz bu savaşı kazandığınızda bölgesel bir güç haline geleceksiniz. Hiçbir güç sizinle savaşamayacak ve sizi bitiremeyecek’ diyordu. Bu çok garip bir durumdu. Ben tabii Hac Kasım’a mizah yoluyla dedim ki; ‘Zafer elde etmemiz yeterli. Bölgesel güce dönüşmek istemiyoruz’ demiştim. Yüce Allah’ın yardımıyla bizi bu savaştan zaferle çıkarması yeterli dedim. 
 
Ancak hakikatte olan şuydu ki; biz savaştan zaferle çıktık ve biz bölgesel bir güç olduk. Bunu kimse kesinlikle beklemiyordu. Herkes 2006 yılındaki bu savaşın Hizbullah’ın sonunu getireceğini düşünüyordu.
Biz zafer kazandık, Lübnan’da kaldık ve bölgesel bir güç olduk. Bu, Rehber’in savaşın ilk günlerinde Hac Kasım Süleymani’nin getirdiği mektupta bahsetmiş olduğu şeydi. 
 
Temmuz savaşında Hizbullah’ın düşmanı hezimete uğratmasının ardından, Hizbullah’a yönelik baskıların arttığını biliyoruz. Bu baskılardan biri de, Refik Hariri suikastıyla ilgili uluslararası özel mahkemenin açılması ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması meselesidir. Sorum Hac Kasım’ın siyasi meseleleri tahlil yöneyle ilgili… Biz onu askeri bir şahıs olarak biliyoruz ama o aynı zamanda bu konular onu siyasi meselelere de çekmektedir.
 
Genel olarak söylediğim gibi o farklı yönleri olan bir şahsiyetti. Sadece askeri bir komutan değildi. Siyasi açıdan o en büyük siyasi analistlerden biriydi. Diyebilirim ki o siyasi düşünürdü. Yani fikir sahibiydi. Sadece haberleri okuyup değerlendirmiyordu. Siyasi fikir sahibi bir üreticiydi. Yeni siyasi düşünceler ortaya koyabiliyordu. Geleceğe dair beklentileri, analizleri sadece Lübnan’la sınırlı değildi. Tüm bölgeyi takip ediyordu. Tüm bölgeden edindiği bilgiler geniş ve kapsamlıydı. 
 
Aklı, yaratıcılığı, fikri ve onun doğru tahlilleri, doğru ve önemli sonuçlara götürüyordu. Dolayısıyla bana göre, onun siyasi yönü askeri yönünden daha önemliydi. En azından siyasi yanı askeri yanından aşağıda kalmıyordu. Siyasi akıl, siyasi anlayış ve siyasi düşünce olarak bir stratejistti. Sadece gelecekteki yakın günler için plan yapmazdı. Birlikte oturduğumuzda daima yıllar sonra karşı karşıya kalacağımız durumlardan bahsederdi. Plan yaptığında da yıllar için plan yapardı. Yıllar için program yapardı. 
 
Bu konuyla ilgili olarak, Hac Kasım’ın Hizbullah’a ve diğer sahalara katmış olduğu şey şuydu; Biz mesela günlük çalışırdık. Tabii bu imkanların zayıflığından da kaynaklanıyordu. Bir çalışma programı yaptığımızda kıza süreli programlar yapardık. 3 aylık, 6 aylık… Hac Kasım’ın kardeşlerle daimi ilişkileri başlayınca, Onunla Hac İmad arasında yardımlaşma başlayınca ilk defa Hizbullah, 3 yıllık çalışma program yaptı. Biz 3 yıl içerisinde neler yapmak istiyoruz. Programlı ve zamanlar cetvel halinde belirtilmiş şekilde… İlk mevsim, ikinci mevsim… Yani sene 4 bölüme ayrılmıştı. İlk yıl 4 bölüm, 2. Yıl 4 bölüm, 3. Sene de 4 bölüm vardı. Sorumluların yanında bulunan tafsilatlı ve açık bir kitapta 3 yılda neleri başarmak istediğimiz yazılıyordu. Bu Hac Kasım Süleymani’den önce yoktu. 
 
Siyasi durumlarla ilgili olarak da, bölgeyi okuduğunda aynı şekilde düşünüyordu. Ancak sizin sorduğunuz, Lübnan’daki gelişmelerle ilgili ise Hac Kasım askeri alanda olduğu gibi, siyasi alanda da fikri olarak yardım ediyordu. Yani dikte etmiyordu, zorlamıyordu. Genelde, ‘siz bu memleketin halkısınız ve siz memleketinizde yaşananları daha iyi bilmektesiniz’ derdi. Yine genelde mutmain olmak için çaba gösterirdi. 
O, Lübnan’ı değerlendirdiğinde, tüm bölgeye bakış açısıyla değerlendiriyordu. Lübnan’ın iç detaylarına ve parçalarına girmiyordu. Onu öncelikli olarak Lübnan’daki direniş hareketi, direnişin gücü ve korunması ilgilendiriyordu. Lübnan’daki gelişmeler de direnişin güç ve devamlılığını etkilemezdi. Her durumda bu aşama hassas bir aşamaydı ve Hac Kasım’da bir fikir veya veri olduğunda bunu güzel bir şekilde bizimle paylaşırdı. Ve o merhaleyi Allah’ın yardımıyla aşmayı başardık elhamdulillah. 
 
Ahmed Kazimi şehit olduğunda ben Hac Kasım’ın verdiği tepkiye şahit oldum. Değerli dostunu kaybettiği için kendini kontrol etmeye çalışıyordu. Hac İmad’ın ve Şehit Seyyid Zülfikar’ın şehit oluşundaki tepkisi ve tanıdğınız diğer şehitlerin şehit oluşundaki tepkisi nasıldı?
 
Hemen hemen aynı durumdu. Kardeşlerin önünde kendisini tutuyordu. Yani büyük etkilenişini izhar etmemeye çalışıyordu. Ama özel oturumlarda çok fazla ağlardı. Çok acı çekerdi. 
 
Hac İmad Muğniye’nin olayında Hac Kasım, Şam’daydı, birlikteydiler. Evden çıkıp birlikte havalimanına gittiler. Sonra Hac İmad eve döndü. Ancak uçak havalanmadan şehadet hadisesi gerçekleşti. Hac Kasım, Hac İmad’ın şehit olduğu mekana döndü. Sonra da buraya geldi. Dahiyye’de ben ve o görüştük. Gerçekten çok etkilenmişti. 
 
Öncelikle onunla Hac İmad arasındaki özel ilişkiden ötürü çok etkilenmişti. İkinci derecede ise o, kendisine sorumluluk yüklüyordu. ‘Ben Şam’a gelmeseydim Hac İmad da Beyrut’tan Şam’a gelmezdi ve Şam’da şehit edilmezdi’ diyordu.
 
Ben de ona bu konuda daima teselli veriyordum. Hacı bu doğru değil diyordum. Sonuçta onlar Hac İmad’ı Şam’da bekliyorlardı. Sen gelsen de, gelmesen de, Seninle görüşmeye gelse de, başka bir iş için gitse de… Nihayetinde senin kendini sorumlu hissetmen doğru değildir. Ama bu düşünce onda vardı. Ve her zaman bu olaydan etkileniyordu. 
 
Aynı şekilde Seyyid Zülfikar’ın (Mustafa Bedreddin) şehit edilmesi olayında, onlar uzun bir görüşme gerçekleştirip Suriye’deki gelişmeleri değerlendirmişlerdi. Hac Kasım oradan ayrılıp başka yetkililerle olan randevusuna gitmişti. Bu esnada Seyyid Zülfikar kardeşin şehadeti gerçekleşmişti. O çok etkilenmişti. Benimle telefon görüşmesi yaptı. Aramızdaki özel telefonla tabii… Şam’dan aradı ve olaydan çok etkilenmişti. Sonra Beyrut’a geldi. O zamandan itibaren daima bu iki büyük şehidin aileleriyle görüşüyordu. Çok meşgul olduğu halde evlerine gidiyor, onlarla iletişim kuruyor, onlarla oturuyor ve onları ziyaret ediyordu. Güneye Dahiyye’ye geldiğinde her zaman bu şehit komutanların evlerini ziyaret etmek için vakit ayırırdı.
 
Onunla Irak ve Suriye krizlerinin yayılması dönemiyle ilgili hatıralarınız var mı? Ve sizden ne tür yardımlar istedi?
 
Irak’taki son gelişmeler mi yoksa IŞİD’in ortaya çıktığı süreçte mi? Irak’ta IŞİD ortaya çıktığında, IŞİD’ın Irak’ın bazı vilayetlerini kontrolüne geçirmeye başladığında ve Irak’ta durum çok zor hale geldiğinde… Yaşanmış çöküşlerden ötürü Irak askeri eğitimli değildi. Bazı Iraklı yetkililerden işittim; silah depolarının çoğu bombalardan ve gerekli malzemelerden yoksundu. Psikolojik durum da…
 
KUDÜS HABER AJANSI