• 30 Kasım 2020 21:42
article

SEYYİD NASRALLLAH ŞEHİD SÜLEYMANİ'Yİ ANLATIYOR (2)

Hizbullah lideri Seyyid Hasan Nasrallah, Amerikan saldırısında şehid olan Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani'yi anlattı.

Hizbullah, 98 ve 99 yıllarında ne durumdaydı? Hac Kasım’ın Kudüs Gücü komutanlığıyla Hac İmad Muğniye’nin cihad sorumlusu olmasının Dahiyye’nin özgürleştirilmesinde nasıl etkisi oldu? Bu konuda iki komutanın birlikteliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
82 yılından 85 yılına kadar Lübnan’da ilk zafer gerçekleşti. Güvenlik şeridi olarak bilinen işgal altındaki Filistin toprakları ile Lübnan arasındaki sınır bölgelerden düşmanı çekilmeye zorladık. 85 yılından sonra ise direniş eylemleri büyük ölçüde gelişti. Ancak 85 yılından Hac Kasım’ın Kudüs Gücü komutanı olduğu 98 yılına kadar beşeri ve askeri imkanların sınırlı olmasından dolayı gelişim sınırlı düzeyde oldu. İlerliyordu ama yavaş ilerliyordu. Hac İmad’ın da aynı dönemde göreve gelişi ve aralarındaki güçlü ilişkiler, bunlar etkiliydi. Hac Kasım geldi. Eksiklikleri ve ihtiyaçları gördü. Var olan fırsatlara vakıf oldu. Ona diyorduk ki; Ey Hacı eğer şu işler için imkan oluşursa, büyük fırsatlar meydana gelir. Bu, düşman İsrail’e hezimeti daha acil yaşatır. 
 
O, önce fikri kabul eder, yani kardeşlerin önerdiği fikir veya görüşü makul bulurdu. Güçlü bir şekilde onu desteklerdi. Ve başından beri İran İslam Cumhuriyeti’nde askeri ve maddi büyük imkanları temin etmek için çalışmıştır. Aynı şekilde ileri düzey eğitim için olanak sağlamıştır. Beşeri yeterlilik seviyesini yükseltmek için… Bu sebeple, bugün belgelere bakanlar, direnişin tarihine bakanlar 1998 – 1999 -2000 yıllarında, bu iki, üç yılda eylemlerin geliştiğini görürler. Hacim, keyfiyet ve kemiyet açısından… Bunun nedeni, Hac Kasım’ın sorumluluk üstlenmesinin ardından direnişe takdim edilen imkanların hacmi sayı ve çeşitlilik bakımından gerçekten de büyüktü. Ayrıca bunu takip ederdi. Yani fikri yardım ve kardeşlerle sürekli iletişimde olması, sorunların ve eksikliklerin yakından çözümü için sürekli hazır olması son iki yıldaki bu güçlü ilerlemeyi beraberinde getirdi. Ve bu büyük zafere sebebiyet verdi. Ancak, şüphesiz 2000 yılındaki zafer sadece son iki yıl yapılan çalışmaların neticesi değildi. Diğerlerine karşı da insaflı olmalıyız. İnsanların işlerini hafife almamalıyız. Bu, Lübnan’daki direniş eylemlerinin 1982’den beri sayısal ve çeşitlilik açısından ilerlemesinin neticesiydi. Ancak son iki yılda sayısal ve çeşitlilik açısından gelişimin özellikleri vardı. Ki bu zaferi ve düşmana hezimeti acil bir şekilde beraberinde getirdi. 
 
Güneyin özgürleştirilişi sırasında Hac Kasım Lübnan’a geldi mi? Özellikle de bu özgürleştirme İsrail seçimlerinden sonra halkçı bir hal almıştı. Güneyi ziyaret etti mi? O günlerden anılarınız var mı?
 
O her zaman Lübnan’a gelirdi. Ayda bir değil, birkaç haftada bir gelirdi. Yani her iki veya üç haftada bir daima Lübnan’a gelirdi. Tabi buraya gelirdi, Beyrut’un güneyindeki Dahiye’ye. Bazen güneye gelir, ön cephe olan bölgelere gider ve kardeşlerle bir araya gelirdi. Tabii biz her zaman onu ön cephelere gitmesinden men etmeye çalışıyorduk. Ancak genel olarak güneye giderdi. 
 
İsrail’in Lübnan’ın güneyinden çekilmesinin ardından sizin Rehber (Hamaney) ile görüşmeniz oldu. Bu görüşmeden bize nakledeceğiniz ne var? 
 
Görüşme Lübnan’ın güneyinden çekilmelerinden önceydi. Bu meseleyi İran’daki bazı kardeşlerime de söylemiştim. Biz Lübnan’ın güneyini özgürleştirmeden birkaç ay önce, ben ve Hizbullah liderliğindeki kardeşler ve bazı cihad sorumluları ki Hac İmad Muğniye ve Seyyid Mustafa Bedreddin de bunların arasındaydı. Değerli Rehber ile görüştük. Bölgedeki, Lübnan’daki ve güney cephesindeki gelişmelerden bahsettik. Bizim takdirimiz, İsrail’in güneyden çıkmayacağı üzerineydi. Çıkacaklarını düşünmüyorduk. Çünkü İsrailliler sadece anlaşmalar, güvenlik teahhütleri ve garanti almalarının ardından bir topraktan çıkarlar. Savaş baskısı altında çıkmayı kabul etmeleri gerçekten de zordu. Çünkü bunu kabul etseler bu büyük bir stratejik değişime neden olacaktı. 
 
O süreçte Ehud Barak seçimleri kazanması durumunda 200 yılının Temmuz ayında Lübnan’da çıkacağını söyledi. Yani seçim vaadine göre Temmuz’da çıkması gerekiyordu. Biz 1999 yılının sonlarında Rehber ile görüştüğümüzde ona, Lübnan’dan bu süreçte çıkmalarının uzak bir durum olduğunu söyledik. Çünkü güvenlikle ilgili garantiler talep ediyorlardı. Lübnan’daki Suriyeli liderler de onlara bunu vermiyorlardı. Onlar iki seçenek arasındaydılar; ya kalıp sorumluluğu üstleneceklerdi veya şartsız ve kazanımsız çekileceklerdi. Bu işgalcilerle bölgedeki savaşta büyük bir değişimi barındırıyordu. 
 
Bu oturumda Rehber bizden, bunu uzak bir ihtimal olarak görmememizi ve olası bir durum olarak Siyonist rejimin çekilmesine hazır olmamız gerektiğini söyledi. Aynı günün akşamı ise cihadi liderlerle yapılan toplantıda ki bunlar ortalama 50 kişiden oluşuyordu. Akşam ve Yatsı namazlarını Rehber’le birlikte eda edip, elini öpmeyi ve gitmeyi planlıyorduk. Konuşma yapması planlı değildi. Namaz bitince, herkes gitmek için hazırlanırken tabii değerli Rehber’in ardında namaz kılmaktan etkilenmişlerdi. Rehber onlarla konuşmak için oturmalarını istedi. Bu planlanmış değildi. Benden de tercüme yapmamı istedi.
 
Rehber’in konuşmasında söylediği şuydu; ‘Biz büyük bir zafer aşamasındayız. Bu zafer gerçekten de yakındır.’ Sabahki toplantımızda siyasi duruşunu kesin bir şekilde belirlememişti. Sorumlu kardeşlerle konuşmasında onun farklı görüşleri olmuştu ve ihtimallerden söz etmişti. Ancak askeri yetkililerle toplantısında, ‘Zafer bazılarının zannettiğinden daha yakındır’ dedi. Bunu söylerken bana baktı ve tebessüm etti. Sonra sol eliyle işaret ederek, ‘Sizler hepiniz bu zaferi göreceksiniz’ dedi. Bunu söylerken, ön saflardaki Hizbullah’ın 50 kişilik askeri sorumlularını işaret etti. Bu sahneyi unutmuyorum. Ben Rehber’in söylediklerini tercüme ediyordum ve açıkçası endişelendim. Çünkü Lübnanlı kardeşler çok dakik bir şekilde dinliyorlardı ve Rehber hepiniz göreceksiniz diyordu. Bu kardeşler cephenin ön saflarındaydılar.
 
Yarın bunlardan bazıları şehit olursa, diğerleri Rehber’in ifadelerini hatırlatıp, zaferi görmeden şehit oldular diyeceklerdi. İlginçtir ki, cephenin ön saflarında sorumluluk üstlenenler, görüşmeden birkaç ay sonra, güneyde günlük olarak operasyonların devam etmesine ve onların da operasyonların ortasında yer almalarına rağmen 2000 yılında zafer gerçekleştiğinde Sayın Rehber’in huzurunda bulunanların hepsi, yani 50 kişi de şehit olmamıştı ve hepsi zaferi gözleriyle müşahede ettiler. Ancak bir süre sonra bazıları şehit oldu. Fakat o zamana kadar hepsi yaşadı ve zaferi gördüler. Hac Kasım da o toplantıda vardı ve tüm bu ziyaret ve görüşmeleri tertip eden o idi. 
 
Şunu da eklemem lazım. Rehber, ‘İsrailliler kayıtsız ve şartsız bir şekilde çıkacaklar. Yakında çıkacaklar ve bu büyük bir zafer olacak’ dediğinde bölgemizdeki analistler başka bir şeye inanıyorlardı. Lübnanlılar,  Suriyeliler, Filistinliler, bölgedeki tüm siyasetçiler, uzmanlar… Hatta İran’ın içinde bile öne çıkan görüş, işgal rejiminin taahhütler almadan ve anlaşmalar yapmadan çıkmayacağı yönündeydi. Hiçbir şey alamadıklarındaysa başka bir belirgin duruma kadar işgalci olarak kalmaya devam edecekleri yönündeydi. Ancak Rehber’in başka bir görüşü vardı. Bu görüşünde açık ve kararlıydı. 
 
İsrail’in çekildiği 2000 yılı ile 2006 yılındaki Temmuz savaşı arasındaki 6 yıllık süreçte direnişin gücünün arttığını görüyoruz. Hizbullah’ın füze gücünün arttığını biliyoruz. Hac Kasım’ın buradaki rolü nedir?
 
Hakikaten şunu diyebiliriz ki; Hac Kasım’ın Lübnan direnişine etkisi, bu senelerde hasıl oldu. Çünkü ilk 2 senede, yani Kudüs Gücü komutanı olunca sahayı daha çok bilmek isteyen, şahısları tanımak isteyen bir pozisyondaydı. Yani yeni bir sahaya girmiş gibiydi. Ve bu sahayı anlayıp detaylarını bilmesi gerekiyordu. 2000’den sonra bizimle Hac Kasım arasındaki düşünce, bizim yeni bir süreç aşamasında olduğumuzdu. Bizimle İsrail arasında olacak savaş 2000’den önce olacak savaşlardan farklı olacaktı. Onlar artık bizim topraklarımızda değillerdi. İşgal altındaki Filistin topraklarındaydılar. Ki onlar orayı kendi toprakları ve İsrail olarak görüyorlar. Lübnan toprağından işgal altında kalan ise Şeba çiftlikleri gibi küçük bir parçaydı. O zaman İsrail’le bir savaş gerçekleştiğinde sadece silahlı eylemlerle olamayacaktı. Yeni bir tarza ihtiyaç duyuyordu. İkincisi ise, Hac Kasım ve kardeşlerimiz açısından açıktı ki, bu hezimetten ötürü İsrailliler Lübnan’a dönüp intikam almak isteyeceklerdir. Çünkü bu tarihi bir hezimetti. Ve Filistin halkı ile Arap halklar ve İslam alemi nazarında İsrail’e bakışı ve İsrail’in gelecekteki varlığıyla ilgili düşünceleri değiştirmişti. 
 
Düşman İsrail’in güç ile işgal ettiği bir topraktan güç ile karşılaşması ve ateş altında olmanın baskısıyla çıkması, kayıtsız ve şartsız, anlaşmasız ve taahhütsüz çıkmasının daha önce bir örneği yoktu.
 
Sonrasında ise İsrail bu değişime, bu stratejik değişikliğe müsaade etmeyecekti. Bu, fikirsel, kültürel, askeri, meydani ve siyasi bir stratejik değişimdi. Ona müsamaha göstermeyeceklerdi. Ve İsrail, Lübnan’dan intikam almak için dönecek ve savaşı dayatarak, kendilerine hezimeti yaşatan direnişi sileceğim diyecekti. Ve direnişe büyük bir bedel ödetmek isteyecekti. O zaman gelecek güne bizim hazırlık yapmamız gerekiyordu. Tabii biz İsrail’in bize dayatacağı savaşın 2001’de, 2002, 2003, 2004 veya 2005’te olacağını bilmiyorduk. Ve her yıl bu savaşın başlayacağına ihtimal veriyorduk. 2006’ya gelindiğinde, yüce Allah bize bu savaşa hazırlanmamız için 6 yıllık bir fırsat verdi. Bazı insanlar, ‘İsrail Lübnan’dan çıktı ve iş bitti. Direniş gidip rahat edebilir, uyuyabilir, tatil yapabilir’ diye düşünebilirler. Ancak Hac Kasım, Hac İmad ve kardeşler, 200’de Lübnan’ı özgürleştirdiğimiz günün 2. gününden itibaren muhtemel savaşa hazırlık yapmaya başlamamız gerektiği konusunda kararlıydılar. 
 
Hac Kasım’ın etkisi burada ortaya çıkıyor. O, Hizbullah’ın önüne yeni ufuklar açmıştır. Mesela hakiki bir füze gücüne sahip olduk. Bunu şuan söylüyorum, çünkü bu düşmanın da bildiği bir şeydir. Bir sırrı açığa vurmuyorum. Yeni askeri karşılaşmalarda, yeni savaşma çeşitlerine ve yeni silahlara ihtiyaç duyuluyordu. Dolayısıyla Lübnan’daki direniş için füze gücünü tesis etmek kolay bir iş değildi. Donanımlı insan kaynağına, bilim seviyesine ihtiyaç duyuluyordu. Ayrıca uzak bir yerden Lübnan’a füzeleri getirip, Lübnan’da onları yerleştirmek ve düşmandan da dosttan da gizlemek gerekiyordu. Ta ki savaş zamanında bunlardan istifade etmen mümkün olsun. 
 
Lübnan direnişine füze gücünün kurulması gerçekten de karmaşık ve yeni buluşlar, fikir, dikkat ve sakinlik gerektiren bir durumdu. Bu Hac Kasım Süleymani ve Hac İmad Muğniye’nin şahsıyla ve onlarla birlikte olan diğer kardeşlerle elde edilmiş bir kazanımdı.
 
Peki, füze gücünün kurulması, bu önceden sahip olduğumuz bir şey değildi. Ve düşmanla savaşta etkiliydi. Yeni silahların icat edilmesi… Mesela 4-Bahr füzeleri, bunu kullandık ve Beyrut sahilinin karşısındaki İsrail’in savaş gemisini vurduk. Bu bilinen bir olaydır. 2006 yılındaki olaylar başladığında Hizbullah savaşa girmek için yüksek seviyeli bir hazırlık içerisindeydi. Bu hazırlık ve savaşta elde edilen zaferler Allah’ın yardımı ve tevfikinden sonra sebeplere binaendir. Bunun en büyük nedeni de hazırlıklı olmamızdır. Hazırlığımızın bu derece yüksek olması hususunda, Hac Kasım Süleymani, sorumlular arasında ilk sırada gelen müsebbibdi. Tabii onun ayrı bir özelliği de Rehber İmam Hamaney’den tam bir destek görmesiydi. Rehber’in muhabbeti, Lübnan’daki direnişe desteğinin etkisiyleydi. 
 
Esas konuya gelmek istiyorum, o da 2006 yılındaki Temmuz savaşıdır. Hac Kasım’ın o süreçteki rolünden bahseder misiniz? O sürece ait onunla anılarınız var mı? Dahiyye’nin o dönemde çok zor şartlardan geçtiğini biliyoruz. Hac Kasım bu anılarından bazılarını dile getirdi. O anılardan biri de Hac İmad Muğniye’nin refakatinde motosikletle nasıl yer değiştirdiğiydi. Hac Kasım’la ilgili o döneme ait anılarınızı ve onun o süreçteki rolünü sizden dinleyebilir miyiz? 
 
Öncelikle savaşın başında Hac Kasım’ın Lübnan’a gelişi başlı başına çok önemli bir eylemdi. Bunu yapmaya mecbur değildi. Tahran’da kalıp savaşı takip edebilirdi. Veya bize daha yakın olduğu için Şam’a gelebilir ve savaşı Şam’dan takip edebilirdi. Şam o zaman İsrail’in her türlü saldırısından güvendeydi. Ancak o geldi ve bize gelmekte ısrar etti. Bize ulaştı ve geldiği ilk gün oturduk. Tabi o, savaşın başladığı ilk gün buraya ulaşmadı. Savaş başladı, o Şam’a geldi ve oradan buraya geldi. İlk günlerde yetişti. Oturup konuştuk ve yanımızda birkaç gün kaldı. Tabi tehlikeli bir durumda geldi. Sonra buradaki havayı Rehber’e ve yetkili kardeşlere aktarmak için Tahran’a döndü. Sonra tekrar bizim yanımıza geldi. İkinci gelişi için de aynısını söylüyorum; o Tahran’da kalabilirdi. Veya gelip Şam’da kalabilirdi. Ancak ikinci defa bize gelmekte ısrar etti. Rehber’in mesajı ile bize geldi. Hac Kasım, Rehber’in mesajını kendi el yazısı ile kaleme almıştı. Ve savaş bitene kadar, son güne kadar burada kaldı. Ateşkes olunca Hac Kasım benimle konuştu, vedalaştı ve Tahran’a döndü. ‘Savaş bittiği için benim kalbim mutmain olarak Tahran’a dönüyorum ve ilgilenmem gereken diğer meselelerle ilgileneceğim’ dedi.
 
Tüm bu süreçte bizim aramızdaydı. Bu da son zamanlarda ortaya çıktı. Bu sırdı, medyaya yansıtılmamıştı. Son aylarda, Hac Kasım şehit olmadan önce bunu söyledi. 
 
Bizimle birlikte olduğu süreçte, bizimle birlikte oluşu bizim için manevi ve ruhi bir destekti. Çünkü bir şiddetli bir baskı altındaydık. Savaş gerçekten çok çetindi. Birçok insan bu bölgeden göç etmişti. Evler, mahalleler, çarşılar ve okulların büyük bir kısmı ilk günlerde bombalanmıştı. Uluslararası toplum iye isimlendirilen topluluğun tümü direniş karşıtıydı. O dönem Avrupa ve Amerika’ya ilave olarak ilk günden yayınlanıp Rusya ve Çin’in de katıldığı açıklamalarda da duruşları direnişe karşı negatifti. Arap devletlerin resmi duruşu genel olarak çok kötüydü. Lübnan’ın içinde bile siyasi açıdan ayrılık vardı. Dolayısıyla direniş bir psikolojik baskı altındaydı. Hac Kasım’ın kardeşlerimizin arasında oluşu öncelikle manevi ve ruhi bir destekti. 
 
Hac Kasım’ın fikri desteklerinden bahsedeyim. Yani toplantı yapıp, ne yapmamız gerekiyor dediğimizde, istişare ettiğimizde ki sonrasında karar alıyorduk. Şu adımı önceliyoruz, şu adımı erteliyoruz diyorduk. 
Mesela savaşın aşamalarından birinde Tel Aviv’i bombalamaya yaklaşmıştık. Ancak bu, savaşta olmadı. İstişareler neticesinde denklem oluşturduk ve düşmana dedik ki; eğer siz Beyrut’u bombalarsanız biz de Tel Aviv’i bombalarız. Ve düşman savaş sürecinde bu denkleme boyun eğdi. Beyrut’u bombalamaya cüret etmedi. Tabi biz daima oturup, düşünüyorduk. Birçok defa istişare ve tartışmalar Hac Kasım ile Hac İmad arasında dönüyordu. Veya Hac Kasım, Hac İmad ve diğer kardeşler arasında… Sonra bana geliyorlardı. Savaşın ilk günlerinde biz birlikteydik. Ancak sonrasında kendimizi dağıttık. Hep birlikte bulunduğumuz mekanın bombalanmasından ve birlikte öldürülmemizden endişe ettik. Arkadaşların tümü şehadet aşığı olmalarıyla birlikte şer’i sorumluluk farklıdır. Ve farklı mekanlara dağıldık. Savaş boyunca Hac Kasım ile Hac İmad birlikteydi. Zaman zaman ben ve bazı kardeşlerin bulunduğu mekana geliyorlardı. İstişara edip konuşuyorduk. Tabii görüşmelerimizdeki genel hava sakindi. 
 
KUDÜS HABER AJANSI