• 31 Ekim 2020 20:33
article

Seyyid Nasrallah'ın Tarihi Röportajı (4)

İmam Hamenei'nin resmi sitesi olan Khamenei.ir Lübnan Hizbullah'ı Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah ile bir röportaj gerçekleştirdi. İlk kez yayınlanan bu röportajın dördüncü bölümü

İmam Hamenei'nin resmi sitesi olan Khamenei.ir Lübnan Hizbullah'ı Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah ile bir röportaj gerçekleştirdi. İlk kez yayınlanan bu röportajın üçüncü bölümü

Komutanın size 33 gün savaşı sırasında önerdiği dua ve niyazlar oldu mu?

Savaşın ilk günlerinde Komutandan hala sakladığım bir mektup aldım. O zaman ayrıca kardeşim ve dostum bay Hicazi'den de bir mektup almıştım. Bay Hicazi mektubunda bize bazı dualar okumamızı önermişti ama bu önerileri Ayetullah Hamaney'e dayandırıp dayandırmadığını hatırlamıyorum. Çok iyi hatırlamıyorum. Ancak şu anda hatırladığım kadarıyla Komutan bize 'Cevşen'i tavsiye etmişti.

Bu anlamda tavsiye edieln dualar arasında 'Cevşeni Sağir', 'İmam Mehdi'ye çağrı' (Allah'ın selamı ona olsun ve Allah onun zuhurunu çabuklaştırsın) ve 'Ziyaret-i Aşura' bulunuyordu. Ancak genel olarak Komutanı biraz daha tanımamı sağlayan tecrübelerimden bahsetmek istiyorum.

Biz elbette kardeşlerimize aynı şeyi tavsiye ederiz. Bunlar savaşlarda Hizbullah'ın gücünün kaynakları arasındadır. Allah'a yalvarmak ve ona güvenmek her zaman gündemizdedir ve Komutan da bunu daima vurgulamıştır. Komutanı tanıdığımızdan beri her zaman manevi meseleler üzerinde durmuştıur: 'Ey inananlar, siz Allah´a yardım ederseniz o da size yardım eder ve ayaklarınızı diretir, size sebat verir.' Kur'an-ı Kerim 47:7). O her zaman, Yüce Allah'ın sözlerinin şaka olmadığının altını çizmiştir. Allah'ın sözleri açıktır ve bu Allah'ın vaadidir. Allah kesinlikle vaadini tamamlayacaktır. Her zaman Allah'ın vaadlerine güvenilmesinde ısrar etmiştir. Şimdi bile zaman zaman açıklamalarında özellike bu konuya odaklanır. Dua okumanın, Allah'a yalvarmanın ve onun yardımını istemenin üzerinde özellikle durur.

Yorgunluktan bitap düştüğümüz zamanları hatırlıyorum zira çok zor aşamalarla karşılaşıyorduk ve durum bezdiriciydi. Yüce Komutan görüşmelerin birisinde bana şöyle söyledi: 'Ne zaman tehdit ve zorlukların karşısında bitkin düştüğünü hissedersen sessiz bir yer bul, oraya gir ve kapıyı kapat. Sonra kendi sözlerinle Allah ile kısa bir süre, birkaç dakika, 15 dakika ya da 30 dakika konuş. Ezberden bir dua okumaya gerek yok. Başkalarıyla konuşurken kullandığın dil ile Allah ile konuş. Ona üzüntü ve acılarını söyle ve ondan yardım iste. Hepimiz Yüce Allah'ın her yerde olduğuna, her şeyi gördüğüne ve her şeye kadir olduğuna inanmıyor muyuz? Yüce Allah bizim her ihtiyacımızı biliyor ve onunla bizim aramızda hiçbir engel yoktur. O her zaman bizi karşılar ve her dilden bizi duyar. Eğer bunu yaparsanız Yüce Allah'ın size güç, irade ve enerji verdiğini ve size bütün kapıları açtığını göreceksiniz.' O zamandan beri Komutanın tavsiyeleri doğrultusunda hareket ediyor ve bunun olağanüstü sonuçlarını görüyoruz.

Birkaç soru daha var ama fazla zamanımız kalmadı. Burada konuşmadığımız iki mesele var: düşmanın Şiiler ile Sünnilerin arasını açma çabaları ve İslami Uyanış meselesi. Son yedi ya da sekiz senedir bunların yanında bölgede önemli bir hadisenin ortaya çıkışına şahit olduk: bölgede oldukça stratejik etkileri olan bir olay, Suriye'deki hadiseler ve kriz. Sizin düşüncenize göre bölgedeki entrikaların uygulanması için neden Suriye seçildi ve krizin boyutları nelerdir? Sormak istediğim diğer bir soru da ağır maliyetine rağmen İran İslam Cumhuriyeti ile Hizbullah'ın neden Suriye krizine müdahil olduğudur. Eğer onlar bu meseleye karışmasalardı ne olacaktı? İran ve Hizbullah, Suriye meselesine dahil olurken esasen hangi sonuçları hesapladılar?

Bu, bizim bölgede 2001 ile 2011 yılları arasında yaşanan dönüşümler hakkındaki konuşmamızla ilgili. Bu dönemin sonunda ABD'nin Irak'tan çekildiğini, Lübnan'da mağlup olduğunu, Suriye'de başarısız olduğunu, Filistin'de yenildiğini ve sonucunda da bölgeyle ilgili planlarının suya düştüğünü söylemiştik. 2011'den sonra da ABD'nin planları başarısızlığa uğramayı sürdürüyor. Bu bölgenin, İran İslam Cumhuriyeti'nin ve Ayetullah Hamaney'in (Allah Onu korusun) yaşamında önemli bir tarihi aşamadır. Komutan 2011 yılının başlarında bu durumu 'İslami Uyanış' olarak adlandırmıştır. Bu hadise bölgede 'Arap Baharı' olarak anılıyordu.

Suriye tartışmasına girmeden önce bölgedeki İslami uyanış hakkında konuşmak istiyorum. Bölgedeki Arap Baharı, İslami Uyanış ya da kitlesel halk ayaklanmaları ilk önce Tunus'ta sonra da Libya ve Mısır ve daha sonra da Yemen'de görüldü. Bu olayları Suriye'deki çatışmalar takip etti. Kısaca ifade etmek gerekirse o dönem yaşananlara bakarak ABD'nin plan ve saldırılarının başarısız olmasının ardından Obama'nın mağlubiyeti telafi etmeye çalıştığı sonucuna vardık.

Bölge halkları uyandı ve değişim umuduyla eyleme geçti. Arap rejimleri işte böyle bir durumda kendilerini dezavantajın içinde buldular. Bölge halklarının rejimleri devirmesi için büyük bir fırsat doğmuştu. Benim ve çok sayıda başka kimsenin ulaştığı sonuç Komutanın en başında bu yana öne sürdükleriyle aynıydı.  O, 'bu hareketler hakiki halk hareketleridir' demişti. Tunus hareketi Tunus halkını ve onların milli iradelerini, Mısır hareketi Mısır halkının iradesini ve Libya hareketi Libyalıların iradesini temsil ediyordu. Yemen hareketi de aynı şekildeydi. Bu hareketlerin attığı tüm sloganlar ve gerçekleştirmeye çalıştıkları hedefler kendi halklarının ulusal görüşleri ve çıkarlarını temel alıyordu.

Böylece biz, bu büyük hareketlerde ve halkların uyanışında İslam'ın ve İslami hareketlerin gerçek etkisini gördük. Komutan bu yüzden onu 'İslami uyanış' olarak adlandırmıştı. Peki ama bu İslami uyanışla ilgili temel problem neydi? Problem liderlik ve birliğin olmayışında yatıyordu. Biliyorsunuz, İran İslam İnkılabı, kitlesel bir halk hareketiydi ama onun zaferinin ardından başarılı olmasını ve güçlenmesini sağlayan şey bir liderin, İmam Humeyni'nin (r.a.) varlığıydı. Bu inkılabı zafere götüren başka bir faktör ise İmam Humeyni'yi ittifakla destekleyen halkın, yetkililerin ve uzmanların birliğiydi.

Yani o dönem birleşmiş bir halk ve işlerin düzenli ilerlemesi için politika ve stratejilerin taslağını çizen bir lider mevcuttu. Yani daha sonra anlatacağım Suriye hariç diğer ülkelerde güvenilir ve birleşik bir önderliğin yokluğu gibi bir problem mevcuttu. Aralarında birlik olmayan çok sayıda lider ve parti vardı. Anlaşmazlıklar yaşıyorlardı. Birbirleriyle müzakere etmek istedikleri zaman anlaşmazlıklar günyüzüne çıkıyordu. Bu durum halkları da etkiledi ve halklar da bölündü. Bazı bölgelerde bu durum iç savaşa kadar gitti.

ABD ve diğer yönetimler çeşitli ülkelerdeki ulusal hareketleri ele geçirip yok etmek için sahneye girdi. ABD'nin burada oynadığı rol önemliydi. Fransa ise Kuzey Afrika'ya müdahil oldu. Daha da ötesi Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri İslami Uyanışı (Arap Baharı) ve halk yaklanmalarını bertaraf etmek için bu gruba katılıp zor kullanarak duruma müdahale etti. Medya gücünü harekete geçirerek ve bölgede askeri darbeleri destekleyerek hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlardı. Tunus, Libya ve Mısır'da olayların nasıl geliştiğini hepimiz biliyoruz. Ancak Yemen'deki durum farklıdır. Kendi çıkarları için Yemen'deki halk ayaklanmasını ele geçirmeye çalıştılar ancak Yemen halkının büyük bir bölümü milli ve siyasi bir direnişle değerli kardeşimiz Seyyid Abdülmelik El Husi'yi ve Ensarullah hareketini desteklemeyi sürdürdü ve kedilerine dayatılan ve bugüne kadar devam eden zalim savaşta yabancılara karşı direndi.

Şimdi Suriye'nin durumuna bakabiliriz. Suriye'de meydana gelen hadiselerin 'Arap Baharı' ya da 'İslami Uyanış' ile bir ilgisi yoktu. Suriye'de yaşananlar ABD, Suudi Arabistan ve bölgedeki bazı ülkelerin Direniş hareketini engellemek için düzenledikleri bir komplonun hayat geçirilmesiydi. Zira özellikle Mısır'daki halk devrimi İsrail'i bölgedeki geleceği hakkında büyük bir korkuya sevk etmişti.

İsrailliler o dönem stratejik atmosferin konuşulduğu büyük konferanslar tertiplediler. Bazı askeri birlikleri yeniden organize edip Sina sınırına göndermeyi dahi düşünüyorlardı. Bu da onların Mısır'daki değişimden ne kadar korktuğunu göstermektedir.

Suriye hükümetini kendi yanlarına çekme ümitlerini kaybetmelerinin ardından Suriye'de hükümeti ve sistemi alaşağı etme arzusuyla hareket ettiler. Onların Şam hükümetini devirmeden önce Cumhurbaşkanı Beşar Esad'a Suriye'nin yönünü değiştirtmek için ne kadar çok çaba sarf edildiğini çoğu insan bilmiyor. Suudiler bu konuda çok çalıştı. O kadar ki Suriye'yi boykot etmelerine rağmen 'Malik Abdullah bin Abdülaziz' şahsen Şam'ı ziyaret etti. Katar yönetimi de bu hedefe ulaşmak için çok çalıştı. Türkiye ve aralarında Hüsnü Mübarek idaresindeki Mısır'ın da bulunduğu bazı Arap ülkeleri Suriye'nin karşı cepheye katılmasını sağlamak için mücadele etti. ABD ile müttefikleri Esad'a siyasi ve cazip mali vaadlerde bulunarak Suriye'yi başka bir yöne, 'Arap ılımlılığı' ya da bizim 'Arap teslimiyeti' dediğimiz yöne sevk etmeye çalıştı.

Yine de Arap – İsrail çatışmasının sürdüğüne inanan gerek Cumhurbaşkanı Beşar Esad gerekse Suriyeli diğer liderler Direnişe olan sağlam desteklerini sürekli vurguladılar.  Beşar Esad, Golan işgali ile ilgili sorun çözülmeden ve Filistinlilerin hakları verilmeden bölgede barışın sağlanamayacağına inanıyordu.

Netice itibariyle olan şey Amerikalıların Şam'ı kendilerine boyun eğdirmekte başarısız olmalarıydı. Washington, Suriye'nin Direniş çerçevesinde merkezi bir rol oynadığını iyi biliyordu. Eğer Suriye'nin Direniş bağlamında oynadığı gerçe rolü anlatmak istersek Komutanın bu ülke hakkındaki tanımını kullanabiliriz. O 'Suriye Direniş'in dayanağıdır.' diyprdu. Bugün Suriye olmadan Lübnan direnişi yalnız kalacaktır. Suriye olmadan Filistin direnişi yalnız kalacaktır çünkü Suriye bölgedeki Direnişin mevcudiyetinin önemli bileşenlerinden birisidir. Bazıları Suriye'nin Direniş için bir köprü vazifesi olduğuna inanıyor. Ancak bence Suriye daha fazlasıdır. Suriye bölgedeki Direnişin vücudu, zekası ve kültürüdür. Düşünce ve iradesidir. Bu gerçek özellikle 33 gün savaşından sonra ispatlanmıştır. Suriye'nin durumu, Suriye'nin desteği ve Suriye'nin istikrarı 33 gün savaşında tehdit altındaydı: komplo şöyleydi ki ABD, Irak'ta ve Suriye sınırlarındayken İsrail savaşı genişletecek ve Suriye'ye saldırıp bu ülkeye karşı büyük bir savaş başlatacaktı. Ancak Beşar Esad geri adım atmadı ve 33 gün savaşı boyunca sağlam ve bağımsız bir şekilde Direnişe desteğini sürdürdü.

33 gün savaşının ardından İsrailliler bazı araştırmalar yaptı ve Lübnan ile Filistin'deki direnişi bitirmek için Suriye'yi yok etmeleri gerektiği sonucuna vardılar ve bunu yapmayı planladılar. Suriye'yi siyasi yoıllarla ele geçiremeyince askeri seçeneğe başvurdular. Suriye ordusuna sızıp bir askeri darbe yapmak istediler ama başaramadılar. Bu başarısızlığın ardından Amerikalılar ile İsrailliler Suriye'deki ifdade özgürlüğü ile siyasi boşluğu suistimal edip Suriye'de kaos ve iç çatışmalara yol açan planları uygulamaya çalıştılar. Suriye'deki hükümet karşıtı gösterilerin en başından bu yana Cumhurbaşkanı Beşar Esad'ın muhalefet liderleriyle ilk elden görüşmeler organize ettiğini ve taleplerini karşılamaya çalıştığına şahit oldum.

Ancak daha sonra, Deraa'nın işgali sırasında olduğu gibi, gösteriler askeri operasyonlara dönüştü. Amerikalılar, Suudiler ve bölgedeki bazı ülkeler bütün dünyadan topladıkları El Kaide, IŞİD ve Nusra Cephesi tekfircilerini Suriye'ye göndererek Suriye'ye egemen olmaya ve Suriye hükümetini ortadan kaldırmaya çalıştılar. Kimin çıkarlarına hizmet için? ABD ve İsrail'in çıkarlarına hizmet için. Filistin mesleseini lağvetmek isteyen güçlerin çıkarlarına hizmet için. İran'ı kuşatmak, izole etmek ve saldırmak isteyen güçlerin çıkarlarına hizmet için. Bu hakikattir. Yani Suriye meselesi bir tür seçim ve reformn isteyen bir halkın meselesi asla değildir. Zira Beşar Esad halkın istediği seçenekleri tartışmaya hazırdı. Ancak karşı taraftakiler bölgeleri işgal edip Suriye ordusuna, güvenlik güçlerine ve devlet kurumlarına saldırarak Beşar Esad'ı askeri yöntemlerle devirmek için için hemen harekete geçtiler.

Sınırları açtılar ve silah taşıyan çok sayıda gemi Suriye'ye geldi. Binlerce ton silah ve mühimmatın Suriye'ye gönderildiğini Joe Biden bizzat söylemişti. ABD bu ülke için milyarlarca dolar harcadı. Ne için? Suriye'ye demokrasi getirmek için mi? IŞİD ve Nusra Cephesi Suriye'de demokrasiyi tesis etmeye çalışıyor? Seçimleri en büyük günah olarak gören, oy kullananları müşrik olarak algılayan ve onları öldürmeyi meşru sayanlar mı Suriye'de seçim düzenleyecek? Cevap açıktır. Ve bugün, Suriye'de yaşananların seçimler, reformlar ya da demokrasiyle ilgili konularla bir alakasının olmadığı kanıtlanmıştır. Çünkü Beşar Esad bu konuları müzakereye niyetliydi. Ancak Batı, Suriye hükümetini devirmek ve ülkeye egemen olmak için hemen harekete geçmişti.

Suudi rejiminin resmi faaliyetlerindeki başarısızlığını ne hızlandırdı?

Bazı basın organlarında anlattığım gibi, Suriye krizinin başlamasından bir buçuk yıl sonra, 2012 ya da 2013 yılında, Malik Abdullah bin Abdülaziz, Beşar Esad'a özel bir temsilci yolladı. Suudi Arabistan'ın Esad'a gönderdiği mesajda onun Direniş'ten çekilmesi ve İran ile ilişkilerini bitirmesi halinde Suriye'ye açılan savaşın biteceği, tekfirci gruplara bir çözüm bulunacağı ve Esad'ın sonsuza kadar Cumhurbaşkanı olarak tanınacağı belirtiliyordu. Suudiler Esad'a 'reform ya da başka bir şey istemiyoruz ve Suriye'nin yeniden inşası için milyarlarca dolar harcamaya hazırız.' demişlerdi. Yani hedefleri, Arap Baharı'nı yaşayan halkların taleplerinden tamamen farklıydı. Hedef Suriye'yi tarihsel duruşundan ve haklarından koparıp Filistin hareketinden uzaklaştırmaktı. Hedef Filistin davasını tahrip etmenin, ABD'nin Irak'taki pozisyonunun istikrarını sağlamanın ve İran'ı izole edip kuşatmanın zeminini hazırlamaktı. Aslında ilk günden beri savaştan bunu anlamıştık. İnşaallah İran'daki kardeşlerimiz de bu olaylarla ilgili bu bilgileri yayılmasına yardım ederler. Bazı ABD'li yetkililer ve Suriyeli muhalifler Suriye'ye hakim olmalarının ardından Hizbullah'tan kurtulmak için hemen Lübnan'a gireceklerini söylemişlerdi. Başkaları da Irak'a gideceklerini açıkladı. Yani mesele sadece Suriye değildi.

ABD Başkanı Donald Trump, Obama, Clinton ve CIA'nin IŞİD terör örgütünü yaratıp Suriye'ye gönderdiğini kabul ettiği zaman, teröristlerin hedefi Suriye'de demokrasiyi tesis edip seçimleri gerçekleştirmek miydi yoksa ülkeyi yok etmeye mi çalışıyorlardı? Bu yüzden Suriye'ye dayatılan savaşın ilk gününden bu yana hedefin böyle konularla ilgili olmadığını açıkça biliyoruz. Bu savaşın amacı Suriye hükümetini devirmek, Suriiye ordusunu yok etmek ve Suriye'deki egemenliği genişletmekti. Böylece Suriye haklarından vazgeçecek ve Filistin meselesinin yok edilmesi, İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi ve bölge halklarının bütün arzu ve hayallerinin sona erdirilmesi için zemin hazırlanacaktı. Lübnan'da, örneğin Hizbullah içerisinde bu düşüncede fikir birliğine ulaştık. Hizbullah üyeleri arasında Suriye'ye açılan savaşın hedefleri konusunda farklı tek bir düşünce bile yoktur. Ayetullah Hamaney bile – Allah onun doğruluğunu göstermiştir, tarihi bir  sezgi ve uyanıklığa sahip olmasının yanı sıra meşhur ve istisnai bir liderlik özelliğine sahiptir – Suriye meselesindeki temel konunun demokrasi, reform ya da benzeri bir şey olmadığına inanmaktadır.

Bazı toplantılarda insanların bizim Suriye'ye girmemizin İran'ın emirleri doğrultusunda olduğunu iddia ettiğini ancak bunun doğru olmadığını belirttim. Suriye'ye girmeye karar verdik zira Suriye ve Lübnan'daki durumun bizi ciddi şekilde tehdit ettiğini düşündük. Savaşın sonunda bizim kasaba ve köylerimize ulaşma riski vardı. Savaşa girmeye istekliydik fakat herşeyin ötesinde izin ve destek gerekiyordu. Ve ilk konu yani izin daha önemliydi.

Komutanı ziyaret ettim, Suriye ve yaşanan dönüşümler ile ilgili veri ve çıkarımlarımı anlattım ve kendi düşüncelerimi sundum. Onun Suriye'deki hadiselerle ilgili görüşlerinin bizimkinden çok daha açık ve derin olduğunu öğrendim. Onun Suriye ve yaşanan olaylarla ilgili pozisyonu başından beri netti. O bunun Suriye hükümetini alaşağı etmek için düzenlenen bir komplo olduğunu ve Suriye'yi, Suriye'nin Direniş ve Filistin sorunu ile, Direniş hareketi ile ve aynı zamanda İran İslam Cumhuriyeti ile ilişkisini hedef aldığını söyledi. Zira Suriye ile işleri bittiğinde Lübnan, Irak ve İran'a saldıracaklarını belirtti. Gerçekten de olan buydu. Lübnan'a geldiler ve Bekaa'nın bir kısmını işgal ettiler. Yapabilselerdi daha fazla bölgeyi de işgal edeceklerdi. Ancak biz ve Lübnan ordusu onlara karşı durduk ve dağlık alanlarda onları kuşattık.

Irak'ta gördüğünüz gibi Tekfirci teröristler Suriye'de Fırat'ın doğusundan Irak'a taşındılar ve çok kısa bir süre için Anbar eyaletinde hakimiyet kurdular. Bu bölge Irak'ın toplam yüzölçümünün dörtte birinden fazlasına karşılık geliyordu. Kerbela'dan 20 kilometre ve Bağdat'tan 40 kilometre uzakta bulunan ve Musul, Selahaddin ve başka bölgeleri içeren bir bölgede de hakimiyet kurdular. Aslında son yıllarda gördüklerimiz, Ayetullah Hamaney'in savaşın başında yaptığı değerlendirmelerdi. Orada, Komutanın Suriye'nin yanıdaki sağlam duruşunun sebepleri ortaya çıktı. İran İslam Cumhuriyeti bu pozisyonu benimsedi. Biz de bu duruşu kabul ettik ve Suriye'ye giderek savaştık. Suriye hükümeti, halkı ve ordusu komplolara karşı durdu. Suriye halkının büyük bölümü hükümeti destekledi ve direndi. Biz Suriye'yi zafere götüren sebebin Allah'ın lütfunun ardından Suriye hükümeti, halkı ve liderlerinin direnişi, ve sabrı olduğunu her zaman söyledik. Lübnan Hizbullahı, İran İslam Cumhuriyeti, Iraklı dostlar ve Rusya Suriye'ye yardım etse de esas görev Suriye hükümeti, halkı ve ordusu tarafından gerçekleştirildi. Suriyeli liderler teslim olsaydı, Suriye ordusu çökseydi ya da Suriye halkı hükümeti ve orduyu desteklemekten vazgeçseydi Doğu Akdeniz'deki büyük savaşta hiçbir başarı elde edemezdik. Biz sadece onlara yardım ettik.

Sonuçta şimdi buradayız. Ayetullah Hamaney'e yaptığım ziyaretten anekdotlar ve bu değerli ve onurlu Seyyid'in manevi kapasitesinden bahsederek bu bölümü bitireceğim. Suriye krizinin başladığı 2011 yılından itibaren ABD önderliğindeki koalisyon bu ülkeye girdi ve dünyadaki btün ülkeler Şam'ın iki ay içinde devrileceğine inanıyordu. Bütün Arap ülkeleri buna inanıyordu. Bazı dostlarımız bile buna inanmıştı. Buna gerçekten inanmasak da biraz kaygıylıydık. Meselenin boyutları bizim için net değildi ve çok endişeliydik. O zamanlar, Suriye krizinden önce temas halinde bulunduğumuz Türkiye ve Katar gibi ülkeler bize mesajlar göndermişti. O dönem siyasi bir görevi bulunan Bay Davutoğlu Lübnan'a geldi.

Bu Astana zirvesinden önce mi oldu yoksa sonra mı?

Hayır, bu, olayların başlamasından ve Astana toplantısından önceydi. Astana görüşmesi Davutoğlu'nun ziyaretinin ardından gerçekleşti. Şu anda Suriye krizinin birinci ve ikinci yıllarından ama özellikle birinci yılından bahsediyorum. Türk liderler bize şu mesajı gönderdi: 'Size bir garanti vermek istiyoruz. Geride durun ve Suriye'ye güvenmeyin zira sizi temin ederiz ki Şam yönetimi iki ya da üç ay içinde düşecek.' İran'daki pek çok kardeşimiz de bu atmosferden etkilenmişti. Komutan ve bazı İranlı yetkililerle yaptığımız bir toplantıda bazı İranlı yetkililerin de bölgede oluşan atmosferden etkilendiğini öğrendik. Ancak bu toplantıda dünyadaki bütün ülkelerin, bölge uzmanlarının ve hatta bazı İranlı yetkililerin görüş ve düşüncelerinin aksine Komutan bana döndü ve 'Suriye ile Beşar Esad'ın kazanmasını sağlamalıyız ve sonunda kazanacaklar dedi.'

Yani bütün dünya farklı bir şey söyledi. Yaklaşık iki yıl sonra da İnkılabın Yüce Komutanının tahminlerinin doğru olduğu ortaya çıktı. Şimdi bu noktadayız, yani Suriye'de muhtemelen büyük ve tarihi bir zafere şahitlik ediyoruz. Bir an için IŞİD ve Nusra Cephesi ile onların Amerikalı müttefiklerinin Suriye'de zafer kazanıp ülkeyi egemenlik altına aldıklarını hayal edin, Lübnan, Irak ve İran'a ne olacaktı? Bölge halklarının kaderi nasıl olacaktı? Filistin ve Kudüs'ün kaderi ne olacaktı? Tekfircilerin zafer kazanması durumunda Yüzyılın Anlaşması çok daha önce yapılacak ve bugün hayata geçirilecekti. Eğer Bin Selman bugün Filistinlilere verilen önemsiz şeyleri kabul etmelerini söyleseydi Kudüs ve Filistin'e ne olacaktı? Yani Suriye'de kazanılan zaferin önemini kavramak istiyorsak soruyu tersten sormalıyız: eğer kazanamasaydık, Suriye'de mağlup olsaydık ve onlar kazansaydı Suriye, Lübnan, Filistin, Irak, İran ve bütün bölgedeki durum ne olacaktı? Bu soruyu cevapladığımız zaman savaşçıların Suriye'de başardığı şeyin önemini ve direnişlerinin değerini anlayacağız.

Farklı ülke liderlerinin Beşar Esad ile temasa geçerek ona pek çok mali ve siyasi vaatte bulunduğunu hatta iktidarda kalmasını garanti ettiklerini defaatle vurguladınız ancak o sonuçta bu sözleri kabul etmedi. Beşar Esad'ın ısrarının ve bu vaatlere karşı direnmesinin ardındaki sebep neydi? Bu kadar baskıya dayanmasını sağlayan neydi?

Bunun ana sebebi Beşar Esad'ın Amerikan ve Arap tarafına güvenmemesiydi. Diğer taraftan Esad onların tecrübelerini biliyordu. Yani karşısındakiler sadece taviz vermeyi düşünüyordu. Ancak o temel ve milli ilkeler karşılığında taviz verecek bir adam değildi. Beşar Esad milli ilkeler karşılığında verilecek bir tavizin Suriye'nin varlığını, milli egemenliğini ve bölgedeki durumunu tehlikeye atacağını biliyordu.

BEŞİNCİ BÖLÜM