• 18 Ekim 2018 04:22
article

Muhammed bin Selman, Kudüs Hakkında Konuşmak İstemiyor

Güncel meseleler arasında Suudi Arabistan yöneticilerini üzen birçok gelişme var fakat Trump’ın Kutsal Kent hakkında yaptığı açıklama bunlardan biri değil!

*Robert Satloff – Foreign Policy

İslam’ın koruyucusu (Hadimul harameyn) sıfatına sahip olan ve İslam’ın en kutsal iki beldesine ev sahipliği yapan Suudi Arabistan, Donald Trump’ın ABD’nin bölgedeki çıkarları gereği Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını ilan etmesi hususunda gelişen süreci ve oluşan etkiyi gözlemlemek için bakılması gereken önemli yerlerden biri.

Hamas ve Hizbullah gibi terör örgütlerinden ve bu örgütlerin sponsorluğunu yapan Tahran ve Şam yönetimlerinden gelen tepkileri bir kenara bırakın. Filistin Yönetimi’nden ve Ürdün Haşimi Krallığı’ndan yükselen kızgınlıkları da. Zira Ürdün nüfusunun kayda değer bir bölümü yaygaracı Filistinlilerden müteşekkil. Dolayısıyla buralardan gelen tepkiler beklenmedik şeyler değildi. Fakat asıl soru, ABD’nin Filistin-İsrail çatışma çemberinden bir adım uzakta duran dostlarının nasıl tepki vereceğiydi. Kudüs’ün Yahudilere verilmesi konusundaki karara Müslümanlar bir tepki verecekse bu tepkinin en yüksek şekilde dillendirilmesinin bekleneceği makul yerlerin en başında Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki saray koridorları gelmeliydi.

Fakat böyle olmadı!  

Geçtiğimiz hafta, Ortadoğu üzerine çalışan 50’den fazla arkadaşımla birlikte yöneticisi olduğum düşünce kuruluşu adına düzenlediğimiz bir organizasyonla Riyad’daydık. Çarşamba günü, Başkan'ın Kudüs konusundaki açıklamayı yapmasından sadece birkaç saat önce, 3 farklı Suudi bakanla birlikte 5 saat geçirdik. Yemen, Katar ve Lübnan krizlerinden Suudi Arabistan’ın petrol şirketi Aramco’nun hisselerinin satışa çıkarılmasını öngören “2030 vizyonuna” kadar her şeyi ele aldık.

Bu arada, Beyaz Saray’ın yabancı diplomatlara ve medyaya ciddi şekilde bir arkaplan brifingi geçmişti. Dolayısıyla yaklaşmakta olan deklarasyonun içeriğinin ne olacağı herkes tarafından gayet iyi biliniyordu. Fakat buna rağmen ve konu defalarca oraya kadar gelmesine rağmen 5 saat süren görüşmelerde ağızlardan tek bir kez bile “Kudüs” kelimesi çıkmadı!

Ben, Suudilerin içlerinde biriktirdikleri tüm sıkıntıyı planlanan en sonki görüşmemiz olan Müslüman Dünyası Ligi genel sekreteri ile yapacağımız görüşmeye sakladığını düşünmüş ve o görüşmede ağızlarını açıp gözlerini yummalarını beklemiştim. Öyle ya, bu kurum, onlarca yıldır İslam’ın en aşırı yorumunun propagandasını yapmak ve dünya genelinde fonladığı okullar, üniversiteler, camiler ve diğer dini kurumlar üzerinden cihatçılığın yayılması için çalışmakla nam salmış bir kurumdu. Doğal olarak Müslüman Dünyası Ligi’nin başkanı, Kudüs’ün Müslümanların kontrolüne olması gerektiği yönündeki iradeye açık bir saldırı anlamına gelen Trump’ın kararını en azından kınayacaktı.

Müslüman Dünyası Ligi’nin başına iki yıl kadar önce gelmiş olan Muhammed el-İsa beni şaşkına çeviren bir tavır içerisindeydi. Görüşmemizde çok farklı konulara odaklandı. Dudaklarından bir kez bile Kudüs lafı çıkmadı! Değindiği konular neydi biliyor musunuz? Avrupa ve Amerika’daki hahamlarla (Yahudi din adamlarıyla) kurduğu şahsi ilişkiden ötürü gurur duyduğu, kısa bir süre önce Paris’te bir Sinagog’u ziyaret ettiği ve dinler arası diyalog konusunda artık kararlı olduğu falandı. Suudi Arabistan, o eski Suudi Arabistan değildi artık!

Sonra birden bire kafama dank etti: Belki de Suudiler, Trump’ın son dakika görüşmeleri ile Kudüs konusundaki planlarında bir değişiklik yapmasını ve bu nedenle onun ağzından çıkacak kelimeleri duymayı bekliyorlardı. Başkanın konuşması, Riyad saatine göre akşam dokuzdaydı ve ben o gece yatağıma kendimden emin bir şekilde gittim. Sabah olduğunda o “eski” Suudi Arabistan karşımda olacaktı ve ortalık cehenneme dönecekti.

Ertesi sabah aynı zamanda hem başbakan yardımcısı hem savunma bakanı hem ekonomik kalkınma konseyi başkanı hem de kralın en sevdiği oğlu olan Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın huzuruna kabul edileceğimiz konusunda onay aldığımızı öğrendiğimiz anda (Trump’ın kararı karşısında) çok güçlü bir tepki göreceğimizi de biliyorduk.

Muhammed bin Selman, tarihsel olarak işlerin hızlı ilerlemediği ve “devrimcilik” kelimesinin lügatlerden çıkarılmış olduğu bir ülkede hızlı ve devrimci bir değişimin sözünü vermişti.  Yaptıklarıyla da vaatlerinin yalnızca sözde kalmayacağını kanıtlamış ve ülkenin bütün siyasi, askeri ve ekonomik gücünü başarılı bir şekilde kendi elinde konsantre etmişti. Suudi Arabistan’da artık bütün olay onda bitiyordu.

Muhammed Selman ile yaptığımız görüşmede edindiğim gözlem: Yüz yüze siyasete yatkınlığın olmadığı bir ülkede, doğuştan bir politikacının sahip olması gereken yeteneklere sahip. Üzerindeki kandurası ve ayağındaki sandaletlerine rağmen karizması ve duruşuyla Bill Clinton’u andırıyordu. Toplantının yapılacağı oda küçük olsa da o, büyük bir adamdı ve tam vaktinde geldi. 80 dakikalık görüşme sona erdiğinde uçağı kaçırmamamız gerekiyordu. Fakat o, odadan alel acele ayrılmak yerine odada sıkılmadık tek bir el bırakmadı.

Riyad’da –üniversite öğrencilerinden, cesur girişimcilere ve yükselen teknokratlara kadar- görüştüğümüz bütün gençlerin niçin Muhammed bin Selman’dan bu kadar etkilendiğini görmek kolay oldu. Yıllardır çok sayıda Ortadoğulu liderle görüştüm. Onlardan çok az bir kısmı ne zaman ya da nasıl nükteli, cazibeli, hikmetli, öfkeli, kederli ya da umutlu olunacağını bilir. Bunlardan biri de Ürdün Kralı Hüseyin’di. İşte Muhammed bin Selman da öyle biri. Hem de dünyanın bu yakasında görmeye pek alışkın olmadığım biçimde bir dinamizme sahip.

Akıcı bir biçimde İngilizce konuşabilmesine ve anlayabilmesine rağmen, bize Arapça hitap etti. Birkaç cümlesinden sonra niçin böyle yaptığını anladım. Ağzını açtığında kelimeler sağanak gibi yağıyordu. Çok hızlı konuşuyordu. Muhammed bin Selman’ın söyleyecek çok şeyi var – yerleşik ama islami olmayan kadın erkek ayrımından tutun da İran’ın şu anda çevrelenmesi ya da daha sonra onunla savaşılması ve yüzlerce diğer konu başlığı…- fakat bütün bunları anlatacak kadar uzun vakti yok gibi görünüyor. En tepeye yükselirken kaç kişiyi saf dışı bıraktığı göz önüne alındığında haklı nedenlere dayalı bir vakit azlığı korkusu olduğu anlaşılabilir.

Kudüs, Muhammed bin Selman’ın gündeme getirdiği konular arasında değildi. Eğer Trump’ın açıkladığı karar hakkında doğrudan bir soru sormamış olsaydık, bu konuya değinmeye hiç de niyeti yoktu. Görüşmeye ağzına geleni söylemek için gelmediği belliydi.

Fakat biz Riyad’ı onun bu konu hakkındaki görüşünü net bir şekilde öğrenmiş olarak terk etmek istiyorduk. Bu yüzden sorduk. Görüşmenin mahremiyetine halel gelmemesi için söylediklerini direk olarak aktarmayacağım fakat şunu söyleyebilirim: Başkanın kararının hayal kırıklığı yarattığı konusunda tamı tamına sadece tek bir kelime söyledi ve hemen Riyad ile Washington’un Filistin-İsrail barış sürecinin devamı için birlikte bir şeyler yapması gerektiği konusuna geçti.

Bununla yetinmedi; ABD’nin Arap dünyasıyla ilişkilerde tarihin en karanlık anını yaşadığı bir günde Muhammed bin Selman, Suud-Amerikan ilişkileri konusunda ve olası bir Suud-İsrail ortaklığı konusunda öylesine farklı bir vizyon sundu ki!

Suud-Amerikan ilişkileri konusunda sürekli olarak güvenlik sahasındaki ittifakın güçlülüğüne vurgu yaptı ve bu konuda bölge ülkeleri arasında Amerika ile güvenlik işbirliği hususunda en eski müttefik olduğunu gururla vurguladı. İsrail konusunda ise alışılmadık biçimde olumlu bir tutum sergiledi. Geçmiş ziyaretlerimde Suudi liderlerden duymaya alışık olduğum, İsrail’in yayılmacılığı, İsrail’in zorbalığı, adaletsizliği, yaptığı haksızlıklar, Kudüs’teki Müslüman haklarına riayet etmemesi gibi konularda tek kelime dahi etmedi. Bunların yerine, eğer barış olursa, çok güçlü bir Suud-İsrail ittifakının ufukta beklediğini ve bu süreci bizzat inşa edecek kişi olacağını taahhüt etti.

İşte Suudilerin resmi görüşü! Amerika hakkında sert eleştiriler ve Trump hakkında suçlayıcı ifadeler duymayı beklerken, Başkan’ın Kudüs hamlesi hakkında yumuşak bir sitem duyduk ve umut verici bir Suud-İsrail ortaklığı vizyonu işittik. Muhammed bin Selman’a İsrail ile anlaşma yapılabilmesi için Filistin Yönetimi’ne ne gibi uyarılarda bulunması gerektiği hususunda bir baskı yapma fırsatı yakalayamadık.  Fakat böylesi bir zamanda, Suud veliaht prensinin ağzından Washington ile ilişkilerin ikiye katlanması ve barış geldiğinde Kudüs ile ittifak kurulabileceği yönünde bir irade beyanı duymak bizim beklentilerimizin çok ötesindeydi.

Muhammed bin Selman, yalnızca kendisini dinleyen kitlenin duymak istediklerini söylemiş olabilir miydi? Belki, olabilirdi. Fakat, heyet olarak, onun sempatik kişiliği ve söyledikleri karşısında ciddi şekilde elektriklenmiştik. Özelikle “ılımlı İslam” konusundaki ve Suud’un dini kurumlarındaki aşırılık yanlılarını temizleme noktasındaki çabalarından etkilenmiştik. Sorunun iki yıl önce ne kadar kötü olduğunu ve bundan üç yıl sonra ne denli küçük bir hal alacağını belirli yüzdelik hesaplamalar ile anlattı. Dini fanatizm konusundaki değişim sürecinde Suud yönetiminin kesin bir sorumluluk üstlendiği noktasında güçlü bir işaretti bu!

Kuşku yok ki, söylediklerinin bir kısmı gerçek olamayacak kadar güzel şeylerdi. Bana kalırsa, Suudiler, Irak’ta İran’ın etkisine karşı koyabilecek bir ilerleme kaydetmiş gibi ya da Yemen’de iddia ettikleri gibi akıntıyı tersine çevirecek bir hamle gerçekleştirebilecekmiş gibi görünmüyor. Birçoğumuz da halk desteğini arkasına almış bu denli hırslı bir liderin değişim sürecinin üstesinden hızlıca gelebileceğini fakat, bu hızın, köklü değişim sürecinde kaybetmeye mahkum olanların doğuracağı şiddet içerikli tepkiselliği ört bas etmeye yetmeyeceği korkusunu taşıyor.

Peki ya, Muhammed bin Selman gerçekten de sadece bizim duymak istediklerimizi söylemek isteseydi ne olacaktı? Tam tersi durum oluşacaktı. Yani, bizim bu görüşmemizi Amerikalı yöneticilere sert mesajlar göndermek için bir fırsata çevirip, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımanın bedelinin ağır olacağını; ABD-İsrail ittifakının bölgeyi felakete sürüklediğini falan söyleyecekti. Ama böyle yapmadı! Ve bu, çok şey ifade ediyor!

Arapların ve Müslümanların Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararına vereceği tepkinin Amerika’nın bölgedeki çıkarları açısından bir kıyamet senaryosu oluşturacağını –yani, bitmek bilmeyen Amerikan karşıtı protestoların olacağını, Ortadoğu’daki Amerikan kurumlarının, çıkarlarının ve vatandaşlarının kitlesel şiddete maruz kalacağını-  savunanlar bütünüyle yanıldılar. Amerika’nın bölgedeki müttefiki olan Arap devletleri, karara oldukça temkinli, ölçülü ve olgun tepkiler verdiler. İslam’ın doğum yeri olan Suudi Arabistan bunun en dikkat çekici örneği olmuştur.

(Çeviri: Enes Berat GÜRLER)

KUDÜS HABER