• 23 Temmuz 2018 05:18

İsrail Kudüs’ü Nasıl Kontrol Ediyor ve Kutsalları Nasıl Yok Ediyor?

Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı, Kutsal Topraklar'da yaşayan Hristiyan ve Müslüman Filistinlilere yönelik etnik temizliğin meşrulaştırılması amacına hizmet ediyor.

Alex Shams – Middle East Eye

Donald Trump’ın, geçtiğimiz hafta Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını ilan etmesi, İsrail lehine yapılmış benzeri görülmemiş diplomatik bir darbeydi aslında.

İsrailli yetkililer, onlarca yıldır “Kudüs’teki bütün inançların kutsallarını koruyabilecek tek yapının özgür ve demokratik bir İsrail devleti olduğu” konusunu dillendirip duruyorlardı. Dolayısıyla Kudüs’ü yönetme hakkının kendilerinde olduğunu savunuyorlardı.

Trump’ın açıklaması sonrasında da ana akım medyaya çıkan yorumcular, sürekli olarak adeta bir papağan gibi İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun sözlerini tekrarlıyorlardı. Netanyahu söz konusu açıklamasında Hristiyanların, Müslümanların ve Yahudilerin Kudüs’ün Eski Şehir bölgesindeki kutsal mekanlara serbestçe girmesinin garantörünün İsrail olduğunu ileri sürmüştü.

Toplu Yıkım

İddia o ki İsrail, İbrahimi inançların Kudüs’te varlık gösterip ibadet etmelerini teminat altına alıyormuş. Oysaki Kudüs’ün 1967 işgalinden bu yana yaşananlara bakıldığında süreç hiç de iddia edildiği gibi yaşanmamış.

İsrail, Kudüs'ü işgal ettiği günden beri tarihi mekanların ve kutsal yapıların toplu biçimde yıkılmasını öngören bir siyaset izliyor. Nesillerdir bölgede yaşayan yerel halkı evlerinden edip, Müslüman ve Hristiyanlara yönelik geniş çaplı yasaklar koyuyor ve kutsal mekanlara girmelerine engeller getiriyor.

İsrail yönetimi, Kudüs şehrini Filistin hinterlandından ayırmış bulunuyor. Şehrin belli bölgelerine yerleştirilen kompleks askeri kontrol noktaları ile kimlikleri bu kutsal mekanlarla inşa olunmuş insanlara keyfi olarak izin veriyor ya da vermiyor.

Sonuç olarak, Filistinlerin çok büyük bir kısmı, Batı Şeria ve Gazze’de yaşayan Müslümanların ve Hristiyanların Kudüs’e ve kutsal bölgelere girmeleri engelleniyor.

2011 yılında Amerikan dışişleri bakanlığının yayınladığı bir raporda bile İsrail, Filistin halkının ibadet özgürlüğünü kısıtladığı gerekçesiyle kınanıyordu. Raporda şu ifadeler yer alıyordu: “İsrail hükümetinin aldığı kapatma kararları ve koyduğu sokağa çıkma yasakları, bölge halının kutsal mekanlara erişimini ve ibadet serbestiyetini kısıtlamaktadır. Kudüs’teki Kutsal Kabir Kilisesi ve Mescid-i Aksa’nın yanı sıra Beytullahim’deki Doğuş Kilisesi bu mekanların başında gelmektedir.”

Bugün İsrail’in kısıtlamaları yüzünden, dünyanın herhangi bir yerinden turist olarak gelip Kudüs’teki kutsal mekanlarda ibadet etmek isteyen bir Hristiyan, Kudüs’e 15 dakika mesafedeki Beytullahim’de yaşayan Filistinli bir Hristiyan’dan çok daha kolay bir şekilde bu isteğini yerine getirebilir.

Ağır Çekim “Etnik Temizlik”

Yahudiler, tam vatandaşlık haklarına sahipken Kudüs’te yaşayan Filistinlilerin sosyal ve siyasal anlamda çok kısıtlı hakları vardır. Örneğin, İsrail’in “Hayatın Merkezi” politikası gereği, Filistinliler her yıl, Kudüs’te yaşadıklarını ve hayatlarının Kudüs’te geçtiğini bir şekilde ispatlamak zorundalar. Eğer ardışık yedi yıl boyunca bu konuda bir aksama söz konusu olursa Kudüs’teki ikamet izinleri iptal ediliyor ve geri dönüşü olmayan bir sürgüne zorlanıyorlar.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün verilerine göre İsrail’in “Hayatın Merkezi” politikası neticesinde 15,000’e yakın Filistinli Kudüs’ten zorla çıkartıldı ve geri dönüşü olmayan bir yola sürüldü.

Bu arada, kalmayı başaranlarsa çok daha hayret verici baskılarla yüz yüze kalıyorlar. Amerikan dışişleri bakanlığının raporunda, Filistinlilerin Kudüs’te bir imar izni almaları ya da daha da basitinden kendi evlerinde restorasyon izni almalarının önünde “aşılmaz engeller” olduğu not ediliyor. Bu aşılmaz engelleri görmezden gelip İsrailli otoritelerden izin almayan Filistinlilerin giriştikleri inşaatlar, anında yıkım ve engellemeyle karşılaşıyorlar (arazi kendilerinin olduğu halde).

İşte bu kısıtlamalar, İsrail yönetiminin “Kudüs’ün Yahudileştirilmesi” başlıklı en genel siyasetinin bir parçası. Bu politika, Kudüs’ün normal şartlarda Filistin yoğunluklu olan nüfusunun %70 Yahudi çoğunluğa ulaşmasını öngörüyor. Tarihsel olarak şehrin çoğunluğunu Filistinlilerin oluşturduğu göz önüne alındığında, göz göre göre ağır çekimde bir etnik temizlik uygulandığı görülebiliyor.

Bir Mahalle Silindi

İsrail’in bu politikası yeni de değil. İsrail, Kudüs’ü işgal ettiği ilk günden itibaren bu adımları atmaya başladı.

Bugün hafızalardan silinmek üzere olan bir gerçek var: İsrail ordusu Kudüs’ün doğusunu işgal etmeye ilk başladıklarında Kudüs’ün iki tarihi mahallesini direk yok ederek başladı işe! Fas Mahallesi ve Süryani Mahallesi.

Fas Mahallesi’nin tarihi 1300’lere kadar dayanıyor. Bu mahallenin Kudüs’ü Haçlılardan kurtaran Selahaddin’in oğlu tarafından kurulduğuna inanılıyor. Tarihçi Thomas Abowd’un belgelerine göre bu mahalle Faslı hacıların buraya yerleşmesiyle birlikte zamanla onların evi/vatanı olmuş oldu.

Ağlama duvarının hemen önünde olan Fas Mahallesi, Filistin toprakları üzerinde Müslümanların ve Yahudilerin uzun süre  dini olarak bir aradalığını temsil eden bir karaktere sahip.

Yahudiliğin en kutsal mekanlarından biri olan bölgeye ulaşmak isteyen Yahudiler, Müslüman mahallesi olarak bilinen bu mahallenin daracık sokaklarından güven içinde geçerek varırlardı gitmek istedikleri yere. Aynı şekilde bölgedeki Müslümanlar, Mescid-i Aksa’ya gitmek istediklerinde Ağlama Duvarı'nın önünden geçmek zorundaydılar…

Fakat İsrail 1967’de Kudüs’ün doğusunu işgal ettiğinde ilk hedef olarak Fas Mahallesi’ne yönelmişti.

Mahalle sakinlerine evlerini terk etmeleri için yalnızca iki saat verilmişti ve yüzlerce Müslüman, İsrail askerlerinin gözetimi altında çok az miktarda eşya yüklenerek bölgeyi boşaltmak zorunda kalmıştı. İsrail, yüzlerce evi ve onlarca mescidi anında yıkmış, evlerini terk etmemiş olan onlarca mahalle sakinini de katletmişti.

Kudüs’ün kentsel dokusunun bu denli korkunç bir biçimde katledilmesi neticesinde 650 Filistinli evsiz kalmış fakat bu yıkımla birlikte Ağlama Duvarı geniş bir meydan haline gelmişti. Bu alan bugün Yahudilerin en büyük ibadet kompleksi olarak anılıyor. Bu meydanın kurulması için yüzlerce Filistinli’nin evsiz bırakıldığı gerçeğinin bugün neredeyse tamamen unutulmuş olması ise bu işin en acı veren kısmı!

Öte yandan, İsrail’in Kudüs’ün doğusunu işgal ettiğinde ikinci hedefi doğrudan Süryani mahallesi olmuştu. 1910’lu yıllarda buraya göç eden Hristiyan mültecilerden oluşuyordu bu mahalle.

Süryani Hristiyanlar, aradan geçen onlarca yılın ardından tarihi Süryani kilisesi etrafında inşa ettikleri evlerle Filistin toplumunun doğal bir parçası olmuşlar, dokuya uyum sağlamışlardı.

Yusuf Hano’nun Hikayesi

İsrail 1967’de Kudüs’ün doğusunu işgal ettiği vakit, çok sayıda insan terör siyasetinin kurbanı olarak evlerini terk etmek zorunda kaldı. İsrail yönetimi, bölgede kurduğu Yahudi Mahallesi’ni genişletmek için civardaki Hristiyan mahallelerden alacağı toprak miktarına karşılık başka yerlerden vereceği 3'te birlik topraklar için takas zorunluluğu getirmiş yüzlerce Filistinlinin bir kez daha acı bir biçimde mülteci konumuna düşmesine sebep olmuştu.

Kudüs’ten kaçmak zorunda kalan Süryanilerin ikamet izinleri ve geri dönüş hakları iptal edilmişti. Kalanların birçoğu ise İsrail’in Filistinlileri yıldırmak için kurguladığı baskıcı politikalar karışında dayanamayıp zaman içerisinde Kudüs’ü terk etmek zorunda kalmışlardı.

Yusuf Hano ile yaptığım röportaj, İsrail işgalinin Filistinli Süryanilerin hayatını ne denli etkilediğinin en açık göstergelerinden biri.

Hano’nun ailesi, Kudüs’ün batısındaki Katamun bölgesine yerleşmiş ilk göçtüklerinde. Hano burada büyümüş. Bu bölge, civarın zengin ve varlıklı mahallelerinden biri olarak bilinir.

1948 yılında Siyonist militanlar Kudüs’ün batısını işgal ettiklerinde buradan bütün Filistinlileri sürmüştü. İsrail’in kurulmasıyla birlikte toplam 750 bin Filistinli sürgün edilmişti. Kudüs’ün batısı işgal edilince Hano’nun ailesi, Kudüs’ün doğusundaki Eski Şehir bölgesine yani, Ürdün’ün kontrolü altında olan bölgeye kaçmışlar.

Tarihi 5. asra uzandığına inanılan, Süryani kilisesinde yani Aziz Mark Manastırı’na sığınmışlar.

İsrail’in, 1967’de Kudüs’ün doğusunu işgal ettiği dönemlerde Hano, bir ziyaret veya gezi vesilesiyle Lübnan’da bulunuyormuş. Sonuç olarak Hano’nun Kudüs’ün doğusuna geri dönmesi yasaklanmış. Hano, ancak Ürdün Nehri’ni yüzerek aştıktan sonra İsrailli bazı yetkililere de bir miktar rüşvet vererek Kudüs’e dönmüş. Hano şanslıymış. Çünkü 1967’de evlerini terk etmek zorunda kalan 300 bin Filistinliye bir daha Kudüs’e girme izni verilmemişti. 

Bugün, Süryani mahallesi sadece dış görünümden ibaret. Mahalledeki evlerin büyük çoğunluğuna İsrailliler el koymuş ve Filistinli sahiplerini bölgeden kovmuş durumdalar.

El-Aksa Tehlike Altında

İsrail’in 1967’de Fas ve Süryani mahallelerine yönelik giriştiği yıkım ve terör faaliyetleri, kentin tarihi dokusunu silme, kutsal mekanlarını yıkma ve Filistinlilik karakterini yok etme planlarının işgalin ilk gününden beri adım adım uygulandığı gerçeğini gün yüzüne çıkarmıştır.

Filistin’deki kutsal mekanlara yönelik tehditler sadece geçmişte yaşanıp orada kalmadı. İsrail, son on yıl içinde civardaki evlerin yıkılmasına yol açan ve oluşan oyukların diğer evleri de tehdit etmesine sebebiyet veren El-Aksa Cami altında yapılan kazılara resmi izin vermiştir.

Filistinlilere ait olan Silvan mahallesinde, Davut Şehri adı altında Yahudi tarihini yansıtan bir tema park kurma hedefiyle girişilen kazıların Mescid-i Aksa’nın yapısal bütünlüğüne zarar vereceğinden ve Mescid’in yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olmasından korkuluyor.

Bu yöndeki endişeler İsrail yönetiminin sürekli olarak El-Aksa çevresindeki İslami yapıları hedef almaya başlamasıyla birlikte iyice arttı. Öyle ki 2016 yılında İsrail Antika Kurumu tarafından yapılan bir düzenleme gereği, Mescid-i Aksa çevresindeki çok sayıda tarihi mezar yok edildi.

Yine son yıllarda, Kudüs’teki Memlük Mezarlıklarının büyük bir bölümü, inanın ya da inanmayın ama, “Hoşgörü Müzesi” kurma amacıyla sistematik bir biçimde yıkıma tabi tutuldu.

İsrail, kontrol noktaları ve izin belgesi sistemi üzerinden Filistinli Müslümanların ve Hristiyanların ibadethanelere gidip özgürce ibadet etmelerini engelliyor. İsrail, Kudüs’ü Yahudileştirme politikası gereğince bölgenin yerlisi olan Filistin halkına yönelik sistematik bir biçimde ayrımcı faşist bir siyaset uyguluyor

Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma kararı, Kutsal Topraklar'daki Filistinlilere karşı uygulanan ayrımcılığı meşrulaştırmaya hizmet ediyor ve temelleri 1948 yılındaki Büyük Felaket ile ağır çekimdeki etnik temizlik sürecini güçlendiriyor.

(Çeviri: Enes Berat GÜRLER)

KUDÜS HABER