• 30 Kasım 2020 21:15
article

İslami Vahdet: Müslümanların Temel Sorumluluğu

İslami vahdetin önünde, mezhepsel önyargıdan kaynaklanan bir iç engel vardır. Bu önyargı bütün insan gruplarını etkiliyor. Bu önyargının üstesinden gelmeliyiz.

 
 
 
Rebiyülevvel ayının 12'si ile başlayan hafta İnkılab ile birlikte Vahdet Haftası olarak adlandırıldı. Bunun sebebi Sünni kardeşlerimizin aktardığı meşhur rivayetlere göre 12 Rebiyülevvel'in Kutlu Peygamberin (AS) doğum günü olarak kabul edilmesidir. Şiilerdeki meşhur rivayetlere göre ise Kutlu Peygamberin (AS) doğum günü 17 Rebiyülevvel olarak kabul edilmektedir.
 
İslam İnkılabı ile birlikte İran milleti ile devlet yetkilileri bu iki tarih arasını Vahdet Haftası olarak nitelendirdiler. Onlar Vahdet Haftasının Müslümanlar arasındaki vahdeti temsil edem bir sembol olmasını istiyordu. Ancak isimlendirmek ve konuşmak yeterli değildir. Eyleme geçmemiz gerekir. Bugün İslam dünyasının vahdete ihtiyacı vardır. Engel ve ihtilaflar olsa da bunların üstesinden gelmeliyiz.
 
Bütün büyük arzular gerçekleşmek için büyük çabalar ister. Bu ciddi çabalar olmadan hiçbir büyük arzu elde edilemez. Müslümanların vahdeti de istisna değildir: Çaba gerektirir. İslam dünyasında vahdeti tesis etmek için çabalamak bizim görevimizdir. Bu vahdet pek çok sorunu çözebilir. Beraberinde Müslüman ülke ve cemaatlere şan ve şeref getirebilir.
 
Dünyadaki Müslüman ülkelerin mevcut durumunu düşünün. Halihazırda tüm dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan Müslümanların durumuna bakın. Ancak dünya siyasetindeki, hatta kendi iç meselelerindeki rolleri bile yabancı hükümetler ve şeytani niyetlere sahip süper güçlerden çok daha azdır. Halkımızı ve dinleyicilerimi yabancılara karşı sürekli uyarmamın tek sebebi süper güçlerin yabancı olması değildir. Bunun sebebi onların şeytani niyetleridir. Onlar Müslüman milletleri aşağılama ve tamamen kendilerine uymaya zorlama peşindedir.
 
Dünyada elliden fazla Müslüman ülke bulunmaktadır. Müslüman ülkeler bu büyük ve şeytani egemenlik arzularına nasıl karşı duracaktır?  Vahdetten başka yol var mıdır? Yakınlaşmamız gerekmektedir. Vahdetin önünde iki büyük engel vardır ve bunları ortadan kadırmanın yollarını düşünmemiz gerekir. 
 
İslami Vahdetin Önündeki İç ve Dış Engeller
 
Mezhepsel önyargıdan kaynaklanan bir iç engel vardır. Bu önyargı bütün insan gruplarını etkiliyor. Bu önyargının üstesinden gelmeliyiz. Bir insanın mezhebine inanması takdire şayandır. Bu mezhepte ısrar etmesi de iydir. Ancak bu inanç mantıklı tartışmalar ile başkalarının inancını saldırgan bir biçimde reddetme arasındaki sınırı geçmemelidir. Müslüman Ümmetin parçası olan kardeşlerimiz birbirine saygıyla muamele etmelidir. Kendi inançlarına bağlı olma hakları vardır ancak başkalarına, onların haklarına ve inançlarına saygı göstermelidirler.
 
Müslümanlar ideolojik tartışmaları akademik toplantılara bırakmalıdr. Ulema ve uzmanlar dini tartışmalara girebilir. Ancak akademik toplantılarda yapılan dini tartışmalar ile akademik analiz yapamayacak izleyicilerin önünde yapılan karşılıklı hakaretler arasında fark bulunmaktadır. Ulema ve hükümet yetkilileri bunu kontrol altında tutmalıdır. Bu hem Şii hem de Sünni bütün Müslüman grupların omzunda olan bir görevdir.
 
Müslümanlar vahdete doğru ilerlemelidir. Bu ideolojik önyargı vahdetin önündeki iç engeldir. Vahdetin önündeki dış engel ise İslam düşmanlarının ayrılığı körükleyen çabalarıdır. Bu çabalara karşı tamamen uyanık olmalıyız. Bu çabalar yeni bir konu değildir. Bu, dünyadaki egemen siyasi güçlerin başka ülkelere nüfuz edebileceklerini fark ettikleri gün başlamıştır.
 
Ancak şimdi bu hedeflere yönelik çabalar hiç olmadığı kadar güçlüdür. Modern iletişim yolları onların hedefe ulaşmasını daha da kolaylaştırmıştır. Bu insanlar ayrılığı körüklemeye çalışıyor. Ayrılık yaratmak için kışkırtıcı sloganlar uydurmaktadır. Dinç olmalıyız. Maalesef Müslüman ülkelerdeki bazı insanlar bize zarar vermeye çalışan hain düşmanlara alet olmaktadır.
 
Lübnan ve Filistin'de olanlar bize pek çok ders öğretebilir. İki yıl önce, Lübnan direniş güçleri ve Hizbullah gençleri Siyonist rejime aşağılayıcı bir yenilgi yaşattıklarında ki bu İslam dünyası için bir zafer olarak kabul edilmişti, düşmanlar hemen Şii-Sünni meselesini gündeme getirip Lübnan, Orta Doğu ve bütün İslam dünyasında dini önyargıyı güçlendirmeye başlamıştı.
 
Onlar bu konu yeniymiş gibi davrandı. Bunun sebebi Müslüman Ümmetin bu büyük zafer sayesinde neredeyse vahdeti sağlamış olmasıydı. Onlar Şii ve Sünni Müslümanlar arasına nifak sokmaya çalıştı. Bu iki yıl öncesine kadar gidiyor.
 
Müslüman Ümmet iki ay önce de başka bir zafer kazandı. Bu, Filistin Direniş Hareketinin Gazze'deki Siyonist düşmanlara karşı kazandığı zaferdi. Bu güyük ve muhteşem bir zaferdi. Hangi zafer 1967 ile 1973 yılları arasında üç güçlü orduyu yenmeyi başarmış güçlü bir orduyu mağlup etmekten daha etkileyici olabilir? Gazze'nin direnen gençliği ve sebatkar askerlerine karşı güçlü bir ordunun 22 günlük beyhude çabalarından daha etkileyici ne olabilir? Siyonist ordu boş ellerle geri çekilmek zorunda bırakılmıştı.
 
Diğer yandan Siyonist rejim ve başta ABD olmak üzere dostları dünyaya rezil olmuşlardır. Açıkça küçük düşürülmüşlerdir. Bu, müslümanlar için büyük bir zaferdir. Müslümanların bir tür vahdetine yol açmıştır. Düşmanlar bu sefer de Şii-Sünni çatışmasına başvurmayıp etnisite meselesini gündeme getirmiştir. Filistin sorununun Araplara ait bir mesele olduğu ve Arap olmayanların konuya müdahil olmaya hakları olmadığı iddiasıyla bir tartışma başlatmışlardır. Filistin sorunu İslami bir sorundur. Arapların ya da Arap olmayanların tekelinde olan bir sorun değildir. 
 
Eğer İslam dünyasının önemli meseleleri arasına etnisite sokulursa en büytük ayrılık sebebi yaratılmış olacaktır. Etnisite İslam dünyasının önemli sorunları arasına sokulursa Araplar, İranlılar, Türkler, Kürtler, Endonezyalılar, Malezyalılar, Pakistanlılar ve Hindistanlıların birbirinden ayrılması gerekecektir. Böyle bir şey olursa Müslüman Ümmetten geriye ne kalır? Bu, Müslüman Ümmet ve ortak yetenekleri için bir felaket olmaz mı?
 
Bunlar küstah güçlerin entrikalarıdır ve maalesef İslam dünyasındaki bazı insanlar bu entrikalara kanmaktadır. Onlar Lübnan ve Gazze zaferlerinin güzel hatıralarının Müslümanların akıllarında kalmasına izin vermek istemiyor. Bu durum onlar için üzücü ve bu yüzden Müslümanları birbirinden ayırmak için bir fitne kaynağı planladılar.
 
Müslüman Ümmet uyanık olmalıdır. Bu düşmanlara karşı durmalıdır. En önemli sorumluluk Müslüman siyasetçilerin omzundadır. İslam ülkelerinin hükümet yetkilileri ve başkanları uyanık olmalıdır. İslam dünyasındaki bazı siyasetçiler düşmanların sözcüsü gibi davransa da biz bu konuda hata yapmamalıyız. Fitnenin temel sebeplerini tespit ederken hata yapmamalıyız. İslam dünyasındaki siyasetçiler küstah güçlerin sloganlarını atıyor olabilir.
 
İslami birliğe karşı çıkanlar bu küstah güçlerdir. Böyle bölücü sloganlar İslam Ümmeti'nin üyeleri tarafından atılsa da bu Müslümanların düşman entrikalarına alet olduğuna inanmalıyız. Bu sloganlar Müslümanlara ait değildir. Bunlar küstah güçlere aittir. Onların sloganlarını tanıyabiliriz. En önemli görev Müslüman ülkelerin siyasetçileri ve hükümet yetkililerinin omzundadır. En önemli görev insanların gönüllerini ve akıllarını etkileyebilecek Müslüman aydınların yani Müslüman dünyanın dini uzmanları, entelektüelleri, yazarları, gazetecileri, şairleri, edebiyatçıları ve akademisyenlerinin omzundadır.
 
Bu insanlar toplumu vahdete ulaşma sürecini engelleyecek ya da ilahi ipi Müslümanlardan uzaklaştıracak sebepler konusunda uyarmak için en büyük sorumluluğu üstlenmelidir. 
 
Kur'an bize açıkça 'Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin.' demektedir. Allah'ın ipine tek tek sarılmak da mümkündür ancak Yüce Kur'an bize 'hep birlikte ... ve ayrılmayın' demektedir.
 
Not: Bu makale İmam Hamenei’nin Müslüman Ümmetin İslami Birliği hakkındaki konuşmalarından alınmıştır.
 
KUDÜS HABER AJANSI