• 14 Ağustos 2018 14:28
article

ABD, Irak'ta Yaptığı Yanlışları Tekrarlıyor

ABD'nin Irak işgaline öncülük eden isimlerden biri olan dönemin dışişleri bakanı Powell'ın özel kalemi Lawrence Wilkerson, o günlerde Bush yönetiminin hırslarına yenik düştüğünü itiraf ederek Trump yönetiminin de sahte belge ve dayanaklarla İran'a karşı bir savaş kampanyası yürüttüğünü yazdı.

Savaş Seçeneği Yanlışına Yeniden Düşülüyor

Lawrence Wilkerson - New York Times - 5 Şubat 2018

On beş yıl önce bu haftaydı, dönemin dışişleri bakanı Colin Powell, Irak’a yönelik önleyici savaş söylemini pazarlamak için Birleşmiş Milletler’de bir konuşma yapmıştı. Ben de özel kalem müdürü olarak bakan Powell’ın savaşın tek seçenek olduğu yönünde net bir şablon ortaya koyabilmesi için ona yardımcı olmuştum: "Bölgesel hırslar barındıran, kitle imha silahlarını gizleyen ve teröristlere güvenli bir sığınak sağlayıp onlara aktif destek veren bir rejimle karşı karşıyaydık. Geçmişten değil; şimdiden, bugünden bahsediyorduk. Ve harekete geçmediğimiz müddetçe çok daha korkunç bir gelecek bizi bekliyor olacaktı."

O soğuk günde sn. Powell’ın sunumunun ardından ben, ne yaptığımızı şöyle bir gözden geçirdim. O anda boş bir iş yaptığımızı düşündüm. Çünkü onca çabaya rağmen uluslararası arenada kayda değer bir destek bulamamıştık. Fakat o günden ve haftadan sonra yapılan anketlerde birçok Amerikalının Powell’ın o konuşmasına ikna olduğu sonucu çıkmıştı. BM’deki sunumu yapması için ilk tahlilde niçin onun seçildiğini ben biliyordum: Bush yönetimi içinde Amerikan halkıyla en içiçe olan ve halka en yakın olan isim oydu.

Başkan George W. Bush, Birleşmiş Milletler sunumuna ihtiyaç duymayan bir savaş emri vermiş de olabilirdi dışişleri bakanı Powell, Bush’un emrini yerine getirmede sefil bir başarısızlık sergilemiş de. Fakat dışişleri bakanının ağırbaşlılığı, Bush yönetiminin Amerikan halkını savaş vagonuna binmeye ikna yolunda sarfettiği çabaların çok önemli bir bölümünü oluşturuyordu.

Bu çabalar, Irak’a yönelik savaş seçeneğinin gündeme alınmasına öncülük etti. Bölgeye yıkım getiren bu savaş, ABD öncülüğündeki koalisyona da ağır darbeler vurdu ve bütün bir Ortadoğu’yu istikrarsızlığa sürükledi.

Tüm bunlar unutulmamalıdır. Zira Trump yönetimi de İran’dan kaynaklanan tehditleri gündeme taşırken oldukça benzer bir yol haritası izliyor ve savaşın tek seçenek olduğu yönünde yanlış algılar oluşturuyor.

Bundan bir ay kadar önce, Birleşik Devletler’in BM büyükelçisi Nikki Haley, ABD yönetiminin elinde İran’ın füze programı ve Yemen konularında Güvenlik Konseyi kararlarını ihlal ettiğine dair “inkar edilemez” deliller olduğunu dile getirdi. Sn. Haley de tıpkı sn. Powell gibi kendi sözlerini desteklemek için uydudan çekilmiş bir takım resimler ve yalnızca ABD istihbaratının eline geçmiş olduğu görünen fiziksel objeler sundu dinleyenlere. Ancak bu kanıtlar da büyük ölçüde yetersiz kaldı.

Sn. Powell’ın 2003’te Irak’ın kitle imha silahları konusunda yaptığı sunumla az önce bahsettiğim sunumun bu denli benzerlik göstermesi oldukça şaşırtıcı. Aynı şekilde Trump yönetiminin Başkan Bush ve Yardımcısı Dick Cheney’in metodlarının nasıl da bu denli çakışık olabildiği…

Haley’in Savunma İstihbarat Ajansı’nda yaptığı konuşmayı izlediğimde onun arkasındaki duvarda Powell’ın yaptığı konuşmanın videosu olsun isterdim. Böylece Amerikan halkı, 2003’te itildikleri yola, yani savaşa, yeniden nasıl itildiklerini görebilirlerdi. 80 milyondan fazla nüfusa sahip olan İran’ın stratejik derinliği ve zorlu arazi şartları göz önünde bulundurulduğunda bu savaşın Irak ile olan savaştan 10-15 kat daha büyük bedellere sahne olabileceği anlaşılmalıdır.

Eğer Trump yönetiminin İran konusundaki planlarına daha resmî bir açıdan yaklaşmak istersek, geçtiğimiz günlerde yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi başlıklı belgeye bir göz atmak yeterli olacaktır: “Kitle imha silahları geliştirmeye ve bunları çoğaltmaya karar vermiş olan ülkelerden gelen tehditleri görmezden gelirsek, bu yöndeki tehditler daha da artarken savunma seçenekleri gün geçtikçe azalacak”. Bush ve Cheney’in ekibi bile Irak’ı işgal planları yaparken bunun kadar iyi bir cümle kuramamıştı.

Söz konusu strateji belgesinde İran, Amerika’nın karşı karşıya olduğu en büyük tehditlerden biri olarak anılıyor; tıpkı başkan Bushu’un Saddam Hüseyin Irak’ını yerleştirdiği çerçeve gibi. Çin, Rusya ve Kuzey Kore genel olarak ABD’ye İran’dan çok daha korkunç zorluklar yaşatırken Trump’ın ekibinin İran konusunda bu fikirleri nereden edindiği cidden merak konusu.

Her ne kadar Haley’in sunumu hedefine varamamış ve o güvenlik stratejisini (ABD’de) ulusal güvenlik elitlerinden başkası okumamış olsa bile, bunun bir önemi yok. Biz aynı şeyi daha önce de gördük: Savaşa girme hırsıyla istihbaratın siyasileştirilmesi ve esasında öngörüsüz politikalara dayalı yürütülen kampanyalar. Böylesi adımların ciddi şekilde tartışmaya gerek bile görülmediği Kongre’nin neredeyse oy birliği ile sunulan teklifi kabul etmesi…Ve yönetici kadrodaki savaş çığırtkanlarının peşine takılmayı alışkanlık haline getirmiş Amerikan halkı.

Haber kuruluşları, şu ana kadar Trump’ın Beyaz Saray’ından İran hakkında saçılan sahte haberleri çürütmede büyük oranda başarısız oldular. Kasım ayının başarında, haber bültenleri ismi açıklanmayan Amerikalı yetkililere dayandırılan ifadelerle Usame bin Ladin’in yerleşkesine yapılan baskında ele geçirilen “İran’ın el-Kaide’nin Amerika’ya karşı yürüttüğü savaşa desteğine” ilişkin delillere sahne olmuştu.

Bu haberler, Dick Cheney’in 2002-03’te Saddam Hüseyin’in Guantanamo’daki el-Kaide tutuklularıyla ilişkisi olduğuna dair tutunduğu hayal ürünü belgelere çaresizce tutunmasını hatırlatıyor. CIA şefi George Tenet’in Powell’a BM’de yapacağı sunum öncesinde Saddam Hüseyin ile bin Ladin arasında ne denli güçlü ilişkiler olduğuna dair verdiği güvenceleri anımsatıyor. Tenet’in ne kadar kötü bir yalan söylediğini bugün artık biliyoruz.

Bugün de El-Kaide ile İran arasında çok yakın ilişki olduğuna dair analizler yapan isimler, tamamen nükleer anlaşmaya düşman olan ve İran’da kesin bir şekilde rejim değişikliğini destekleyen Demokrasileri Savunma Vakfı’ndan türüyorlar.

Anlaşılan, 11 Eylül saldırganlarının 19’undan 15’inin İran değil de Suudi Arabistan vatandaşı olması kimseyi ilgilendirmiyor. Ya da Birleşik Devletler istihbarat birimlerinin elindeki raporlara göre içinde Hizbullah’ın yer almadığı ABD’ye etkin düşmanlar listesinde yalnızca bir grubun İran ile zayıf bir ilişkisinin olması birilerine çok büyük gibi görünüyor.

Trump yönetiminin İran’a karşı savaş çabaları, Haley’in çalışmalarıyla sınırlı değil. Başkanın Ocak ayında Kongre’ye verdiği nükleer anlaşma “onarılmalı” şeklinde anlaşmanın iptali yönündeki ültimatomu da bu çerçevede değerlendirilmeli. İran anlaşmaya bağlı olduğu halde Beyaz Saray, istihbarat kurumları üzerinde İran’ın anlaşmaya bağlı kalmadığı yönünde rapor hazırlamaları için baskı kurmuş durumda. Ayrıca, mevcut yönetim İran’da son gelişen protesto dalgasını da olası bir rejim değişikliğinin başlangıcı olarak değerlendirmeyi tercih etti. Tıpkı daha önce Bush yönetiminde olduğu gibi, görünüşte bağlantısız gibi görünen bu olaylar, esasında İran’a yönelik tek seçeneğin savaş olduğu yönünde bir algı oluşturmak için birbiri ardına sıralanıyor.

Irak’a karşı başlattığımız savaşa giden yolda attığımız son adımlara baktığımda elimizde ne denli sağlam bir istihbarat olup olmadığının bizim için önemli olmadığını hatırlıyorum. Öyle ya savaşın trilyonlarca dolara mal olacağını konuşmak yerine “kendi bedelini ödeyeceği” yönündeki gerçekçi olmayan konuları tartışıyorduk. Savaşın bölgeyi kaos sarmalına sürükleyeceğini öngörmek yerine Irak’a demokrasi götüreceği düşüncesine kapılacak kadar korkunç bir saflıkla hareket etmiştik.

Savaş öncesinde ortaya koyduğumuz eylemlerimizde tek bir amacımız vardı o da Amerikan halkını Irak ile savaş seçeneğine ikna etmekti. Yaptığımız anketler, Trump ve ekibinin de aynı şeyi yapmaya çalıştığını söylüyor. Ve eğer biz dikkatli olmazsak, onlar başarılı olacaklar.

(Çeviri: Enes Berat GÜRLER)

KUDÜS HABER